.Site İçi Arama: shcek.gov.tr Web
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÜLKE RAPORU
 

BÖLÜM BİR – TÜRKİYE’NİN PROFİLİ

1. Coğrafya

Doğunun batıyla ve kuzeyin güneyle buluştuğu üç kıtanın birleştiği noktada bulunan Türkiye aynı zamanda hem Avrupa hem de Balkan, Kafkas, Orta Doğu, Akdeniz ve Karadeniz ülkesidir.

774.815 kilometre kare yüzölçümüne sahip bir ülke olan Türkiye’nin topraklarının yüzde 97’si Asya kıtasında, geri kalan yüzde 3’ü ise Avrupa’dadır.

2. Tarih

1071 yılında Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu Yarımadasına yerleşen Selçuk Türkleri yaklaşık ikiyüz yıl burada hüküm sürmüştür. Ondördüncü yüzyılın başında Anadolu’da kurulmuş olan Osmanlı İmparatorluğu uzun süre çağının başlıca güçlerinden biri olmuştur. Bu İmparatorluğun çöküşünden sonra 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün başarılı reformlarıyla Türkiye modern bir devlet olarak doğmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan başlayarak her zaman barışçı bir politika izlemiştir. Tüm ülkelerle dostane ve karşılıklı çıkara dayalı ilişkiler sürdürülerek, bölgesel ve uluslararası işbirliği programları desteklenerek, uyuşmazlıkları barışçıl yollarla çözümlemeye çabalayarak, bölgesel ve uluslararası barışa katkıda bulunularak, istikrar ve refah Türk dış politikasını yönlendiren temel ilkeler olmuştur.

Türkiye aynı zamanda hem NATO hem de Avrupa Konseyi, OECD, OSCE, İslam konferansı Örgütü, Ekonomik İşbirliği Örgütü ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü üyesidir. Ayrıca tam üye olma amacıyla Avrupa Birliği ortak üyesidir.

3.İdari Yapı

Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

İdari yapısı güçlerin ayrılığı ilkesine göre yasama, yürütme ve yargı organlarından oluşmaktadır. Yasama yetkisi Türk ulusu adına (bundan böyle “Parlamento” olarak anılacak olan) Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kullanılır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından ve yargı yetkisi bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır. Anayasa hükümleri yasama yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer tüm organları ve bireyleri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Parlamento her beş yılda bir genel oyla seçilen beşyüzelli milletvekilinden oluşur. Cumhurbaşkanı Parlamento tarafından seçilir. Başbakan Cumhurbaşkanı tarafından Parlamento üyeleri arasından atanır. Bakanlar Başbakan tarafından atanır ve

Merkezi idare Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlardan oluşur.

Hakimler görevlerinde bağımsızdırlar. Hiç bir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere veya hakimlere emir veya talimat veremez.

Yargıtay temyiz mahkemesi görevi yapar. Çocuk Mahkemeleri 1979 yılında kurulmuştur.

4. Ekonomik Yapı

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren çeşitli kalkınma stratejileri benimsemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında büyük ölçüde tarıma dayalı bir politika izlenmiştir. Ancak, sanayileşme alanında başarılı programlar Devlet ekonomik yaşama daha yoğun biçimde müdahale etmeye başladığında uygulanmıştır.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 1960 yılından sonra uygulanmaya başlamış ve birinci ekonomik kalkınma planı 1963 yılında yürürlüğe konmuştur. Bu nedenle ithal ikamesi politikası izlenmiştir. Uluslararası sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ve kamu sektörünü yeniden yapılandırma hamlesi 1989 yılından itibaren uygulanan belli başlı ekonomik politikalardır.

Türkiye ithal ikamesine dayalı içe dönük bir ekonomiden hemen hemen tüm sektörlerde dünya ile bütünleşmiş dışa dönük bir ekonomiye kayda değer bir dönüşümü gerçekleştirmiştir. Bu çarpıcı dönüşüm sürecinde dış ticaret rejimi tümüyle yeniden gözden geçirilmiş ve basitleştirilmiştir. Dışalım kotaları tümüyle kaldırılmış ve dışalımı kısıtlanan mal listesi savaş gereçleri ve ilaçlarla sınırlandırılmıştır. Döviz kurlarının günlük olarak belirlenmesi ilkesi benimsenerek dışsatım teşvikleri yaygınlaştırılmıştır. Dış ticaret rejimindeki etkili değişikliklere paralel olarak finans sektöründe de esaslı reformlar başlatılmıştır.

Dış ticaret rejiminin serbestleştirilmesi Türkiye’nin esas olarak komşularıyla ticaret yapan tarımsal mal ihracatçısından esas olarak sanayi malları ihraç eden dünya çapında bir tüccara dönüşmesinde önemli bir rol oynamıştır.

1980 yılında 11 milyar Amerikan Doları olan ticaret hacmi 1996 yılında 68 milyar Amerikan Doları’na çıkmıştır.

Türkiye öncelikle sanayi malları üreten bir ülke haline gelmiştir.

Yeni dönemde ekonominin ortalama büyüme hızı da artmıştır. 1971-1980 döneminde ortalama GSMH büyüme hızı yılda yüzde 4 olmuştur. 1981-1990 döneminde yüzde 5.3’e yükselmiş ve 1991-1997 arasında yüzde 4.8 olmuştur.

Kişi başına milli gelir 1980 yılında 1200 USD iken 1997 yılında 3000 USD’ye yükselmiştir.

Yeni ekonomik program yüzde 3 reel GSMH büyüme oranı ile enflasyon oranında 1998 yılı sonuna kadar yüzde 50 oranında önemli bir düşüş hedeflemektedir.

Ülkenin değişik bölgelerinde gözlenen farklı kabiliyetler, özellikler ve sorunlar sektörel tercihlerin bölgesel analizlerle birlikte düşünüleceği yeni yaklaşımlar içeren modellerin planlanması ihtiyacını gündeme getirmiştir. Bu bağlamda Devlet daha az gelişmiş bölgelerde refah düzeyini yükselterek bölgelerarası farklılıkları azaltmayı amaçlamaktadır.

5.Demografik Yapı

Türkiye’de ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapılmış, bunu 1935 yılında ikincisi izlemiştir. Bu tarihten sonra beş yıllık aralarla tekrarlanmıştır. 1927 yılında 13 milyon olan nüfus 1990’da 56,5 milyona ve 1997 yılında 62.5 milyona ulaşmıştır. Türkiye nüfus açısından Orta Doğu’da birinci, Avrupa’da beşinci sıradadır ve dünyada ilk yirmi ülke arasındadır. Nüfus artış hızı 1990-97 döneminde yüzde 1.51 olmuştur.

1960lı yıllarda uygulanmaya başlayan nüfus politikası Sağlık Bakanlığını aile planlamasını teşvik etmekle görevlendirmiştir. Bu nedenle gebeliğin sonlandırılmasına izin verilmiş ve aile planlaması hizmetlerini anne ve çocuk bakımı hizmetleriyle birleştiren yeni bir yaklaşım uygulanmaya başlamıştır.

Hızlı nüfus büyüme oranı sonucunda Türkiye genç bir nüfusa sahip olmuştur ve nüfusunun üçte birinden fazlası 15 yaşın altındadır.

Ancak, oranın 1960 yılında binde 48.9’dan 1997’de binde 20.8’e düşmesiyle de kanıtlandığı gibi Türkiye’de doğum oranında genel bir gerileme vardır.

Türkiye’de ölüm oranında da bir gerileme gözlenmektedir. 1960 yılında binde 19.8 olan bu oran 1997 yılında binde 6.5’e düşmüştür. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) tarafından 1989 yılında yapılan Türkiye Demografik Araştırmasına göre, bebek ölüm oranı da gerilemiştir.

Hanehalkı nüfusunun ortalama büyüklüğü 4.5 kişidir.

1996 yılı verilerine göre evlenme oranı yüzde 7.76’dır. İlk evlilikte ortalama yaş erkeklerde 25.8, kadınlarda 22.1’dir. Türkiye’de evliliklerin büyük bir bölümü (yüzde 84.92’si) hem resmi hem de dini nikahla gerçekleşmektedir. Yalnızca dini nikahla gerçekleşen evlilikler hukuken geçersiz olduğu için, idari ve adli önlemlerle resmi nikah teşvik edilmiştir.

Son 55 yıl içinde okur yazarlık oranı erkeklerde yaklaşık üç katı ve kadınlarda yedi katı artmıştır. Zorunlu ilköğretim bu sonuçta doğrudan etkili olmuştur. 1990 yılında okuma yazma bilmeyenlerin oranı yüzde 19.5’dir.

1945 ile 1950 arasındaki dönem kırsal alanlardan İstanbul, İzmir ve Adana gibi büyük ticari merkezlere ve kentlere ve başkent Ankara’ya ilk büyük akına tanık olmuştur. İkinci göç dalgası 1965 ile 1979 arasında yaşanmıştır. Bununla birlikte, 1975’den sonra uygulanan tarımsal sübvansiyon politikaları ve kentlerde daha fazla hissedilen yüksek enflasyonist eğilim bu hareketi yavaşlatmıştır.

1997 verilerine göre, yurt dışında çalışan Türk vatandaşlarının sayısı 1.3 milyondur; bunların bakmakla yükümlü oldukları kişiler dikkate alındığında bu sayı 3.4 milyona çıkmaktadır.

6. İşçi İşveren İlişkileri

1996 verilerine göre 22.2 milyon kişi olan toplam işgücünün yüzde 6.1’i işsizdir. Çoğunlukla kentsel alanlarda eğitim görmüş gruplar arasında işsizlik oranındaki artış erkekler arasında yüzde 27.0 ve kadınlar arasında yüzde 35.8 olmakla birlikte, bu rakam 1995 yılı rakamlarıyla karşılaştırıldığında, işsizlik oranının yüzde 6.9’dan yüzde 6.1’e düştüğünü göstermektedir.

Türkiye genelinde işgücüne katılım oranı yüzde 49.9’dur (erkeklerde yüzde 70.6 ve kadınlarda yüzde 29.4). Tarımsal işgücünün yüzde 58’i kadınların yüzde 72’sini oluşturduğu ailede ücretsiz çalışanlar grubundandır.

1994 yılında Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanmış olan Cinsiyet İstatistikleri Dizisi aile reisinin kadın olduğu ailelerin oranının yüzde 7.9 olduğuna işaret etmektedir. Bu oranlar kırsal kesimde yüzde 8 ve kentsel kesimde yüzde 7.9’dur.

Türkiye’de sosyal güvenlik planları çalışanları ve bakmakla yükümlü oldukları kişileri destekler. Kamu ve özel sosyal sigorta sistemleri son onyılda, işsiz olmalarına rağmen düzenli olarak prim ödeyenler için sosyal güvenlik programları uygulamaya başlamıştır. Bu sosyal sigorta sistemlerinden ev kadınları da yararlanabilmektedir.

Sosyal güvenlik hizmetleri işyerinin niteliğine bağlı olarak dört sosyal güvenlik kuruluşu tarafından temin edilmektedir: Emekli Sandığı (ES), Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK), Bağımsız Çalışanların Sosyal Sigorta Kuruluşu (Bağ-Kur) ve özel sigorta kuruluşları.

1996 yılı sonunda ES kapsamında 10.9 milyon kişi, SSK kapsamında 28 milyon kişi, Bağ-Kur kapsamında 13.7 milyon kişi ve özel sigorta kuruluşları kapsamında 308,000 kişi bulunmaktadır. Böylece, toplam nüfusun yüzde 83.6’sını oluşturan yaklaşık 52.6 milyon kişi sosyal güvence kapsamındadır.

Sosyal sigorta kapsamında olan çocuklar genellikle onsekiz yaşını bitirene kadar veya 18 yaşından büyük olduklarında eğitimlerini tamamlayana kadar desteklenmektedir. Onsekz yaşından büyük kızlar ise evlenene kadar sigorta kapsamında kalmaktadır. Evlenmemeleri durumunda yaşamları boyunca sosyal sigortadan yararlanabilmektedirler.

ES emeklilik, sakatlık ve ölüm halinde devlet memurlarını, diğer kamu çalışanlarını ve eşleriyle çocuklarını desteklemektedir. Emekli, dul ve yetimler yüzde 9.6, bakmakla yükümlü oldukları kişiler yüzde 72.3 oranındadır.

1986 yılında uygulanmaya başlayan bir hüküm erkek ve kadınların sırasıyla 60 ve 55 yaşlarında emekli olmalarına olanak sağlamıştır. Bunun yanı sıra, 27 Şubat 1992 tarihinde kanunlaştırılan 3774 sayılı Kanunla yapılan değişiklik erkek ve kadınların sırasıyla 25 ve 20 yıl çalıştıktan sonra emekli olmalarına izin vermektedir.

Aktif olarak çalışanların yüzde 16.5’i, emekli, özürlü, dul ve yetimlerin yüzde 9.1’i ve bakmakla yükümlü oldukları kişilerin yüzde 69.7’si SSK güvencesi kapsamındadır. İsteğe bağlı sigortalılar ve tarım işçileri SSK güvencesi kapsamında olanların yaklaşık yüzde 4.6’sını oluşturmaktadır.

SSK güvencesi kapsamındaki bir işçi aşağıda belirtilen hallerde emekli aylığı almaya hak kazanmaktadır:

a)       işçinin 55 veya 50 yaşını tamamlaması ve en az 5000 gün prim ödemesi,

b)       yukarıdaki şartlara ek olarak, işçinin en az onbeş yıl ve en az 3600 gün sigortalı olması, veya

c)       yukarıda (a)’da belirtilen şartlara ek olarak işçinin 25 veya 20 yıl süreyle sigortalı olması ve en az 5000 gün süreyle sakatlık, yaşlılık ve ölüm riski sigorta primlerini ödemiş olması.

Bağımsız Çalışanlara ait Özel Sigorta Kuruluşu (Bağ-Kur) esnaf, küçük tüccar ve bağımsız çalışanlar ile eşlerine ve çocuklarına hastalık, yaşlılık, sakatlık ve ölüm rizikosu halinde sosyal sigorta sağlayan bir kurumdur. Bu bağlamda, sigortalıların yüzde 12.9’u aktif olarak çalışmaktadır, yüzde 8.1’i emekli, özürlü, dul ve yetimdir ve yüzde 72.6’sı bunların bakmakla yükümlü oldukları kişilerdir. Bu Kuruluşun sigortalıları açısından emekli maaşı için bir yaş sınırı yoktur. Sırasıyla 25 ve 20 yıl süreyle prim ödemiş her erkek ve kadın ile 15 yıl süreyle prim ödemiş 55 yaşından büyük her erkek ve 50 yaşından büyük her kadın başvuru halinde kısmi emeklilik maaşına hak kazanmaktadır.

Özel sigorta şirketlerinde ise güvence kapsamında olanların yüzde 23.1’i aktif çalışanlardan, yüzde 19.2’si emeklilerden, özürlülerden, dul ve yetimlerden ve yüzde 57.8’i bunların bakmakla yükümlü oldukları kişilerden oluşmaktadır.

7.       İnsan Hakları

7.1.   Genel Bilgi

Türkiye demokratik değerleri paylaşmakta olup, Birleşmiş Milletler’in ve Avrupa Konseyi’nin temel uluslararası belgelerinin çoğuna taraftır.

7.2.   Türk Politika Amaçları

Türk Hükümetinin Programı demokratik uygulamaların daha fazla geliştirilmesini, yönetimde şeffaflığın sağlanmasını, etkin adalet sisteminin gerçekleştirilmesini ve ifade özgürlüğünün daha fazla yaygınlaştırılmasını içermektedir.

Türk Hükümeti bu taahhütleri izlemede,

-          14 Ağustos 1997 tarihinde kanunlaştırılmış olan, terörizm propagandası içeren makale yayınlamak nedeniyle hüküm giymiş editörlerin mahkumiyetlerinin ertelenmesine ilişkin kanunu parlamentoya sunmuştur;

-          6 Ağustos 1997 tarihinde kanunlaştırılmış olan, cezaevlerinde reform yapılmasına ve yeni mali kaynakların kullanılmasına ilişkin bir başka yasayı parlamentoya sunmuştur;

-          3 Aralık 1997 tarihinde, ilgili makamlarca dikkatle izlenecek olan ve yasaların uygulanmasında insan haklarına kesinlikle uymanın önemini belirten bir genelge yayınlamıştır;

-          Türk Ceza Kanununun yerini alacak yeni taslağı Ocak 1998’de Parlamentoya sunmuştur. Yeni taslakla 1984 yılından bu yana fiilen kaldırılmış olan ölüm cezası kaldırılmakta ve ifade özgürlüğünü yöneten hükümler yeniden yazılmaktadır;

-          Parlamento tarafından 21 Ocak 1998 tarihinde kanunlaştırılmış olan ve terör vahşetinin sonuçlarından zarar görmüş doğu ve güneydoğu illerinde özel teşvik ve istihdam yaratıcı önlemler uygulanmasına içeren kapsamlı bir kanunu sunmuştur;

-          Türk Ceza Kanununun 17, 159 ve 312nci Maddelerinde ve ifade özgürlüğünü yöneten Terörle Mücadele Kanununun 8inci Maddesinde değişiklik yapılmasına ilişkin bir başka tasarıyı Şubat 1998’de Parlamentoya sunmuştur;

-          Kamu görevlileri aleyhindeki cezai takibatları kolaylaştıran bir kanun tasarısını Parlamentoya sunmuştur.

7.3.   Mevcut Durumla İlgili Düşünceler

Hükümet başkanlığını insan haklarından sorumlu Devlet Bakanının yaptığı bir İnsan Hakları Yüksek Koordinasyon Komitesi kurmuştur. Bu Yüksek Komite bazıları gerekli işlemlerin yapılması için Bakanlar Kuruluna sunulmuş olan, insan hakları ile ilgili başka yasal ve idari düzenlemelere ilişkin teklifler üzerinde çalışmaktadır.

Parlamentoya gönderilmiş olan değişikliklerden bazıları henüz yürürlüğe girmemiş olmakla birlikte, İnsan Hakları Yüksek Koordinasyon Komitesince yapılan yoğun çalışmalar, medyanın insan hakları ile ilgili konulardaki hassasiyeti ve çeşitli devlet kuruluşlarının insan hakları ile ilgili yoğun eğitim ve öğretim programları toplumun tüm kesimlerinde insan haklarına karşı duyarlılığı artırmıştır.

-   Türkiye toprak bütünlüğüne ve ulusal birliğine yönelik en hırçın terör kampanyalarından biri ile mücadele ederken hak ve özgürlükleri daha fazla artırmak için her türlü çabayı gösteren az sayıda ülkeden biridir.

-   Terör yalnızca uluslararası bir felaket değil, ancak aynı zamanda tüm dünyada masum çocuklar da dahil olmak üzere insanların temel haklarına, bir başka deyişle yaşama haklarına doğrudan bir saldırıdır. Terörün bastırılması uluslararası toplumun ortak çabasını gerektirir. Türkiye bu konuda BM’de önemli çabalarda bulunmaktadır.

BÖLÜM İKİ

TÜRKİYE’DE ÇOCUK HAKLARININ HUKUKİ VE ÖRGÜTSEL YÖNLERİ

GİRİŞ

Türkiye tarihi boyunca çocuk bakımına ve çocukların korunmasına önem veren bir ülke olmuştur. Türk kültüründe kökleşmiş olan sevgi ve merhamet duyguları çocuk haklarını aile davranışının odak noktası haline getirmiştir.

Çocuk bakım sisteminin ilk temeli 1822 yılında “çocuk ıslahevlerinin” kurulmasıyla atılmıştır. Bunu çocukların dilenmesinin önlenmesine ilişkin 1893 tarihli yönetmelik izlemiştir. Daha sonra öksüzler yurdu ve kimsesiz çocukları barındıran kurumlar kurularak çocukları koruma çabaları gündeme gelmiştir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, savaşta ana babalarını kaybetmiş çocukları koruma, eğitme ve bu çocukların bakımlarını sağlama çabasıyla öksüzler yurtlarına büyük önem verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları savaşların kötü etkilerinin çocuklara bir daha asla zarar vermemesini sağlayacak araçları oluşturmaya çalışmışlardır. Öncelikli yatırımlar barış, yeni nesillerin yetiştirilmesi ve öğretmenler için yapılmıştır. Türkiye Çocuk Haklarına İlişkin Cenevre Bildirgesi’ni imzalayan ülkelerden biri olmuştur.

1920lerden itibaren Türkiye, uzun yüzyılların sonucu olan yeni ve çağdaş kavramlarıyla ve kurumlarıyla sosyal yardımı değerlendirmeye başlamıştır.

1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi sosyal hizmetlerin temini için önemli düzenlemeler yapmış olan “Devrim Meclisi” olarak çalışmıştır.

Bu bağlamda, Büyük Millet Meclisi bünyesinde, ayrıca sosyal hizmetlerden de sorumlu olan “Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı” kurulmuş ve bu Bakanlıkla birlikte çocukların korunmasını amaçlayan hizmetler uygulanmaya başlamıştır.

Büyük Millet Meclisi Ankara’daki Çocuk Yuvalarının denetimini kurmuş olduğu “Sosyal Yardım Komisyonu” aracılığıyla gerçekleştirmiştir.

Cumhuriyet ilan edildikten sonra, geçmişte kazanılan teknik bilgilerin ışığında sosyal hizmetler laik cumhuriyetçi bir anlayışla yeniden örgütlenmiştir.

1923 ile 1945 yılları arasında Medeni Kanun, Belediyeler Kanunu, İş Kanunu ve Ceza Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bütün bu kanunlarla, çocukların korunması konusu isteğe bağlı ve dini kavramlardan ayrılarak bilimsel, akılcı ve yasal yaklaşımlara bağlanmıştır.

Türkiye’de sosyal hizmetler özellikle 1945’den sonra gelişmiştir.

1921 yılında Atatürk tarafından Çocuk Esirgeme Cemiyeti kurulmuştur. Atatürk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 23 Nisanı Çocuk Bayramı olarak ilan etmiş olup, bu ülke geleceğinin yapı taşları olan çocuklara verilen önemin bir ifadesidir. Yaklaşık seksen yıldır 23 Nisan Çocuk Bayramı olarak kutlanmıştır ve 1979 tarihinden itibaren tüm dünya çocukları öğrenci ailelerinin konukları olarak kutlamalara katılmaktadırlar.

1935 yılında Çocuk Esirgeme Cemiyeti’nin adı “Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu” olarak değiştirilmiş ve kuruluş resmi statü kazanmıştır. Bu kuruluş çocuklara gündüz bakım merkezleri, çocuk yuları, hemşire okulları, çocuk bakım ve tedavi klinikleri ile doğum koğuşları temin etmekte, il ve ilçe düzeyinde bakım ve koruma programları sunmaktadır.

Sosyal hizmetler alanında çalışacak profesyonel personelin eğitimi 1959 yılında yürürlüğe giren "Sosyal Hizmetler Kurumu Kanunu" sonucunda önem kazanmıştır. 1961 yılında kurulan "Sosyal Hizmetler Akademisi" 1982 yılına kadar Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı kalmış, bu tarihte yeni Yüksek Öğretim Kanununun kabul edilmesiyle Hacettepe Üniversitesi’ne bağlanmış ve adı “Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu” olarak değiştirilmiştir. Okul eğitim programının amacı profesyonel sosyal hizmet görevlilerine eğitim vermektir. Sosyal hizmetler eğitiminin çağdaş eğitim sistemine dahil edilmesi sosyal hizmet politikası ve planlaması konusunda önemli gelişmelere yol açmıştır.

24.5.1983 tarihinde yürürlüğe giren Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu bu profesyonel yaklaşımın iyi bir göstergesidir.

Birçok hukuki, idari ve mali yenilik getiren Kanunun ayrıca sosyal hizmetlerin değişimlere ve gelişmelere uygun olarak örgütlenmesini öngören bir “sosyal reform” yönü de vardır.

2828 sayılı Kanun çerçevesinde, sosyal hizmetler korunmaya, bakıma ve yardıma gereksinimi olan insanlara, çocuklara, özürlülere, yaşlılara ve diğer insanlara yeni bir biçimde sunulmaktadır.

2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu ile uygulamaya konan yenilikler kısaca aşağıda belirtildiği gibidir:

1-       Daha önce çocukların korunmasının planlanması ve denetimi görevlerinin uygulanmasından sorumlu olan yerel makamlar bu görevlerini Genel Müdürlüğe devretmişlerdir.

2-       Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu korunmaya muhtaç çocukların belirlenmesinden ve incelenmesinden sorumlu tutulmuştur. Böylece profesyonel sosyal hizmet görevlileri aracılığıyla korunmaya muhtaç özürlü kişilerin ve çocukların belirlenmesi için gerekli hukuki destek sağlanmıştır.

3-       Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna muhtaç kişilere “aile” ortamında mali ve/veya maddi sosyal yardımda bulunma sorumluluğu ve yetkisi verilmiştir.

4-       Sosyal hizmetlere sağlanan mali kaynaklar artmış ve geçmişe göre daha tutarlı bir nitelik kazanmıştır.

5-       Kapsamlı bir yönetmeliğin hazırlanması için Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğüne tam yetki verilmiştir. Böylelikle sosyal hizmetler toplumun değişen ve gelişen gereksinimlerine paralel olarak örgütlenmektedir.

6-       Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğüne karşı doğrudan sorumlu olan İl Sosyal Hizmetler Müdürlükleri aracılığıyla Genel Müdürlüğün illerdeki faaliyetlerini ve durumunu iyileştirmek mümkün olmuştur.

7-       Başbakanın başkanlığında, ilgili her kuruluşun birer temsilcisinden oluşan “Sosyal Hizmetler Danışma Kurulları” kurulmuştur. Bu Kurullar sosyal hizmetler alanındaki örgütsel sorunları ve eşgüdüm sorunlarını ulusal düzeyde ele almaya başlamışlardır.

8-       Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğüne sosyal hizmetler alanında faaliyette bulunan tüm resmi ve gönüllü örgütlerin kurulması için izin verme ve bu örgütlerin faaliyetlerini denetleme yetkisi verilmiştir. Gönüllü örgütlerden daha etkin hizmet alabilmek için profesyonel rehberlik ve koordinasyon sağlanmaktadır.

Ulusal düzenlemeler ve yapılar dışında Türkiye çocukların korunması ve bakımı ile ilgili çeşitli uluslararası anlaşmalara da taraftır.

Türkiye Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni 29-30 Eylül 1990 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde düzenlenen Dünya Çocukları Zirvesi’nde imzalamış ve 17, 29 ve 30uncu Maddeleri 1923 tarihli Lozan Anlaşması’na ve Türk Anayasası’na uygun olarak yorumlama hakkını saklı tutarak 9 Eylül 1994 tarihinde onaylamıştır. 27 Ocak 1995 tarih, 22184 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 4058 sayılı Kanunla onaylanmış olan bu Sözleşme şimdi ulusal hukuki bir belgedir.

1.       Genel Uygulama Önlemleri

Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin (ÇHS) onaylanmasından sonra, Başbakanlık Ocak 1995’de Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü’nü Türkiye’de ÇHS’nin uygulanmasında “koordinatör kuruluş” olarak tayin etmiştir.

ÇHS hükümlerine göre, koordinatör kuruluşlar:

mevcut yapısal, hukuki ve idari önlemler,

pratik uygulamada karşılaşılan güçlükler ve

hizmet temini için belirlenen amaçlar ve bu amaçların gerçekleştirilmesi için belirlenen öncelikler

ile ilgili ülke raporlarının ve eylem planlarının hazırlanmasında tüm kamu kuruluşlarıyla ve özel kuruluşlarla gerekli koordinasyonun sağlanmasından sorumludurlar.

Koordinasyon görevinin yerine getirilmesini kolaylaştırmak amacıyla, 9 Eylül 1995 tarihinde, UNICEF, Adalet Bakanlığı, Çankaya Belediyesi (Ankara), Ankara Barosu, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu ve Ankara Üniversitesi Pedagoji Fakültesi temsilcilerinden oluşan bir “Çocuk Hakları Konseyi” kurulması kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra, 4 Ekim 1995 tarihinde Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü bünyesinde Çocuk Haklarının Korunması ve İzlenmesi için bir bölüm oluşturulmuştur.

1.1   Devlet Raporunun Yazılması

Birleşmiş Milletler tavsiyesine uygun olarak, ilk ulusal raporun ve ulusal eylem planının hazırlanması için, kamu kuruluşlarından, hükümet dışı örgütlerden, üniversitelerden ve uluslararası örgütlerden 200 temsilcinin katıldığı geçici komiteler oluşturulmuştur.

Raporu hazırlamaya başlayan geçici komiteler (a) hukuki ve idari yapı, (b) eğitim ve tanıtım, (c) veri oluşturma ve (d) izleme alanlarında oluşturulmuştur.

Kamu kuruluşları ve hükümet dışı organlar devlet raporunun hazırlanması için gerekli düzenlemeleri yaparken aynı zamanda ÇHS’nin desteklenmesi ve uygulanması için çaba göstermişlerdir.

1.2   Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin Desteklenmesi

* Genel Müdürlük bünyesindeki Çocuk Haklarını Koruma ve İzleme Bölümü gönüllü hükümet dışı örgütlerin, yerel yönetimlerin, çocukların korunması ile ilgili kamu kuruluşlarının ve akademik camianın destekleriyle çalışmalarına devam etmektedir.

* Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü mevzuatının ve uluslararası sözleşmeleri ulusal hukuk sistemine yansıtabilmek, hukuk biliminden doğan güçlükleri aşabilmek ve gerekli yasal düzenlemeleri yapabilmek amacıyla uluslararası sözleşmelerin incelenmesi için 14 Ocak 1994’de Adalet Bakanlığı bünyesinde bir komisyon kurulmuştur.

* Tüm kamu kuruluşlarına, illere ve hükümet dışı örgütlere bir genelge ile ÇHS ile ilgili ayrıntılı bilgiler iletilmiştir.

Ülkenin kamu televizyon ağı olan Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT), 1927’de kuruluşundan bu yana çocuklara yönelik yayınlara büyük bir önem vermektedir. Ankara Radyosu 1950 yılında bir Çocuk Kulübü kurarak çocuk saati adıyla bir program yayınlamaya başlamıştır. Bu program İstanbul’da, İzmir’de, Diyarbakır’da ve “Türkiye’nin Sesi”nde ülke dışındaki çocuklar için de yayınlanmıştır. TRT 1995 yılından itibaren “Biz  Arkadaşız”, “Portakal”, “Biz Çocukların da Hakları Var” ve “Çocukların da Söz Hakkı Var” gibi programlarla çocuklara ve gençlere yönelik programlarını çeşitlendirmiştir. 1997 yılında TRT’nin genel yayın programı çocuk hakları ile ilgili uluslararası anlaşmaları içerecek şekilde daha kapsamlı hale getirilmiştir. Benzer biçimde, televizyon yayınlarında çalışan çocukların hakları ÇHS bağlamında desteklenmektedir.

* ÇHS konusunda bilinçlenmeyi sağlamak amacıyla, 29-30 Mayıs 1989 tarihinde UNICEF’in işbirliğiyle Devlet Bakanlığı tarafından “1990larda Çocuklar için Politikalar” başlıklı bir konferans düzenlenmiştir.

* UNICEF Türkiye Ulusal Komitesi çocuk hakları ile ilgili röportajların ve bazı çocuk TV programlarının yapımını desteklemiştir.

* Yukarıda anılan konferansın hazırlanması için oluşturulan özel gruplar aracılığıyla aşağıda belirtilen konularda ‘workshop’lar düzenlenmiştir:

- Anne sağlığı,

- Çocuk gelişimi ve aile içinde karşılıklı etkileşim,

- Kız çocukların eğitimi,

- Göçmen işçilerin çocukları,

- Çocuklar ve çevre,

- Çocuk işçiler için hukuki koruma,

- Özel bakım ve özen gerektiren çocuklar.

* UNICEF tarafından hazırlanan bilgilendirici tanıtım dosyası ÇHS’nin tam metni ile birlikte Ocak 1991’de tum kamu organlarına ve özel organlara dağıtılmıştır. 

* ÇHS’yi desteklemek ve kamunun konuya daha fazla ilgi göstermesini sağlamak için Nisan 1991’de tüm illerden çocuk temsilcilerinin katıldığı bir çocuk zirvesi düzenlenmiştir. Bu zirve önde gelen çocuk dergilerinden biri olan “Doğan Kardeş” tarafından düzenlenmiştir. 

*Çocuklara ilişkin konularla ilgilenen hükümet dışı örgütler ÇHS’yi desteklemek için 1992 yılında İstanbul’de elele tutuşarak tek vücut olmuşlardır.

* İstanbul Barosu ÇHS’nin gerektirdiği hukuki ve örgütsel düzenlemelerle ilgili temel ilkeleri ve kuralları belirlemek amacıyla, bu konuda çalışan uzmanları ve kuruluşları biraraya getirerek Kasım 1995’de çocuk hakları ile ilgili bir konferans düzenlemiştir. Bu toplantının ve çalışma gruplarının tutanakları “Çocuk Hakları Günü” başlığıyla bir kitap halinde yayınlanmıştır. Bu toplantıyı 7 ve 8 Kasım 1996 tarihinde yapılan ikinci toplantı izlemiştir. 

* Eskişehir İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü kamunun çocuk hakları konusundaki duyarlılığını artırmak amacıyla Kasım 1995’de büyük bir dinleyici kitlesinin katıldığı, ÇHS ile ilgili bir panel düzenlemiştir.

* İstanbul Büyükşehir Belediyesi Alman Konsolosluğu’nun, Türk-Alman Hukukçular Derneği’nin, İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Karşılaştırmalı Hukuk, Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin ve Uluslararası İlişkiler Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin destek ve katılımıyla 11-12 Nisan 1996’da çocukların korunmasına ilişkin kanun konusunda bir seminer düzenlemiştir. Çok sayıda dinleyiciyi biraraya getiren bu seminerin amacı uluslararası düzeyde konu ile ilgili uygulamalar konusunda hukukçuları bilgilendirmektir. 

* Türk Tabipler Birliği İzmir Şubesi’nin himayesinde, yerel yönetim temsilcilerinin, üniversite mensuplarının, ilgili il müdürlüklerinin ve hükümet dışı örgütlerin katılımıyla, 13-14 Nisan 1996’da çocuk hakları çalışma grupları toplantısı düzenlenmiştir.

* Çocukların İhmal ve Suistimal Edilmesini Önleme Derneği tarafından 24-26 Nisan 1996’da düzenlenen ikinci ulusal kongre çocukları etkileyen bir çok konunun tartışılmasına zemin hazırlamıştır.

* Türk Tabipler Birliği Diyarbakır Şubesi 15 mart 1997 tarihinde “Çocukların sağlık hakkı ve Türkiye” konulu bir toplantı düzenlemiştir.

* Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü, Bursa Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü, Türkiye İnsan Hakları Derneği, Ankara Barosu ve Sosyal Hizmet Görevlileri Birliği Akdeniz Şubesi tarafından yeniden bastırılan ÇHS’nin tam metni ilgili tüm şahıs ve kuruluşlara dağıtılmıştır.

* Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü’nün personel eğitim programları çocuklarla doğrudan ilişki ve çocuk hakları konularında personelin beceri ve bilgisini artırmak için özel olarak tasarlanmıştır.

* ÇHS Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından ilkokul öğrencileri için “Haklarım” başlığıyla kolay anlaşılabilir bir dilde yeniden bastırılarak geniş bir kesime dağıtılmıştır.

* İnsan Hakları Derneği tarafından ilkokul öğretmenleri için “Dünyada ve Türkiye’de Çocuk Haklarının Tarihçesi” başlıklı bir broşür hazırlanmış ve yayınlanmıştır.

* Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri ve Hukuk Fakülteleri çocuk hakları, insan hakları ve temel demokratik kurumlar konularını lisans programları kapsamına almışlardır.

* Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi 1990 yılında bir oyuncak müzesi kurmuştur.

* 1994 yılında Ankara Üniversitesi’nde Çocuk Kültür, Araştırma ve Uygulama Merkezi kurulmuştur. Merkez çeşitli üniversitelerden konuşmacıların katıldığı Birinci Ulusal Çocuk Kültür Kongresi’ni 6-8 kasım 1996 tarihinde düzenlemiştir. Ankara Üniversitesi Çocuk Araştırmaları Merkezi tarafından Kasım 1998’de Ankara’da İkinci Konferans düzenlenmiştir. Bu konferans yılda iki kez tekrarlanacaktır.

2.       Çocuk Tanımı

2.1. Genel Çocuk Tanımı

ÇHS’nin 1inci Maddesinde “çocuklara uygulanan kanunlar çerçevesinde daha önce rüşt yaşına erişilmedikçe onsekiz yaşını bitirmemiş kişiler” çocuk olarak tanımlanmaktadır. Bu tanım Türk Medeni Kanunu’nda kullanılan “küçük” kavramını kapsamaktadır.

Türk hukuk sistemine göre, çocukların hakları, sorumlulukları ve korunması açısından  kişiliğin kazanıldığı an büyük önem taşımaktadır. Türk Medeni Kanununun 27nci Maddesine göre, kişilik çocuğıun tam ve sağ olarak doğduğu anda başlar.

Vasiyetname sahibi öldüğünde varisin sağ olması gerektiği için, kişiliğin kazanılması özellikle mirasla ilgili konular açısından çok önemlidir. Yeni doğan bebek doğumdan sonra çok kısa bir süre için yaşasa bile varis niteliği kazanmaktadır. Öte yandan ölü doğmuş bir bebek bu ayrıcalığa sahip değildir.

Türk Medeni Kanununun 8nci Maddesinde öngörülen ehliyet kavramı, 82nci Madde ile hukuk davalarında taraf olma hakkının verildiği Medeni Usul Kanununda da yer almaktadır.

Benzer biçimde, Medeni Usul Kanununun 58inci Maddesi ve Türk Medeni Kanununun 27(2)nci Maddesi, sonradan sağ olarak doğması koşuluyla cenine bile hukuk davalarında taraf olma hakkını vermektedir. Böylesi bir durumda cenin için tayin edilen vekil Türk Medeni Kanununun 298inci Maddesi ve Medeni Usul Kanununun 492nci Maddesi kapsamında cenin namına dava açabilmektedir. Ceninin sonradan ölü doğması halinde bu davalar hükümsüz sayılmaktadır. Öte yandan, davanın doğumdan önce sonuçlanması ve bebeğin sonradan ölü doğması halinde kar ar hükümsüz olmaktadır.

Kişilik doğum anında kazanılmakla birlikte, Türk Medeni Kanunu doğmamış bebeği de korumaktadır. Söz konusu kanunun 27(2)nci Maddesi “Çocuk sonradan sağ olarak doğduğu takdirde ana rahmine düştüğü andan itibaren medeni haklardan yararlanır” ifadesine yer vererek cenini genel olarak korumaktadır.

Bu hüküm çeşitli pratik sonuçlara yol açmaktadır. Esasen, varisler arasında doğmamış bir bebek bulunduğunda, Kanunun 584üncü Maddesinde belirtildiği gibi, miras konusu karara bağlanmadan önce bebeğin doğması beklenmektedir. Benzer biçimde, 296ncı Madde kapsamında, evlilik dışı gebeliklerde doğumdan önce mahkeme tarafından belirlenen vekil tarafından babalık davası açılabilmektedir.

Türk Medeni Kanununun 11inci Maddesi onsekiz yaşının tamamlanmasını rüşt yaşının başlangıcı olarak belirlemekle birlikte, evlilikle veya mahkeme kararıyla onsekiz yaşından küçük olanların da reşit olduğu kabul edilebilmektedir.

15inci Madde kapsamında mahkeme kararıyla da reşit olunabilmektedir; bu maddeye göre 15 yaşında olan küçükler kendi rızalarıyla ve ana babalarının onayıyla reşit ilan edilebilmektedir. Küçüğün vesayet altında olması durumunda, konu hakkında vasinin görüşleri de alınmaktadır. Kanunun 12nci Maddesi kapsamında hakim çocuğun yüksek menfaatlerini dikkate alarak bir karara varmaktadır.

Türk Medeni Kanunu hükümleri ÇHS’nin 1inci Maddesinde yer alan genel ilkelerle benzerlik göstermektedir.

2.2 Evlenme Yaşı

Medeni Kanunda asgari evlenme yaşı 18 olarak belirlenmiştir. Ancak, ana babanın rızasıyla bu sınır erkekler için 17 yaşa ve kızlar için 15 yaşa indirilebilmektedir. Kanunda öngörülen bu yaş sınırlarına rağmen, Kanunun 88inci Maddesi kapsamında önemli gerekçelerle ve istisnai koşullarda yargıç 15 yaşında bir erkekle 14 yaşında bir kızın evlenmelerine izin verebilmektedir.

2.3. Hukuki Ehliyet Açısından Çocuk Tanımı

Hukuki ve tıbbi konularla ilgili kararlar hukuki ehliyet kavramıyla yakından bağlantılıdır.

Herhangi bir kişinin hukuki ehliyeti, o kişinin hak kazanma ve/veya kendi iradesiyle gerçekleştirdiği fiil ve eylemlerle yükümlülük altına girme yetkisidir. Bu nedenle, yalnızca belirli niteliklere sahip kişilerin hukuki ehliyeti olduğu varsayılır.

Bu ehliyet ayrıca hukuki fillerde bulunma, kanuna aykırı fiillerden sorumlu olma ve hukuk davalarında davalı veya davacı olarak taraf olma yeterliğini de içerir.

Medeni Kanunun 14üncü Maddesine göre, yalnızca muhakeme yeteneğine sahip olan, vasisi olmayan, reşit kişilerin hukuki ehliyete sahip oldukları kabul edilir.

18 yaşından küçük çocuklar idrak güçlerinin olup olmadığına bağlı olarak, kısmen veya tamamen ehliyetsiz kabul edilirler. Medeni Kanun çocuğun idrak gücünü ne zaman kazandığını belirtmemekte ve çocuğun idrak gücüne sahip olup olmadığının kararlaştırılmasını yargıcın takdirine bırakmaktadır. 

Medeni Kanunun 262nci Maddesine göre “Çocuk ana babasının vesayeti altındadır ve hukuken geçerli nedenler olmadıkça ana babanın vesayet hakkı engellenemez”. 354üncü Madde vesayet altında olmayan çocuklar için bir vasi tayin edilmesini gerektirir.

İdrak gücünden yoksun olan ve vesayet veya kayyım yönetimi altında olmayan küçükler tümüyle ehliyetsiz kabul edildikleri için,  bazı istisnalarla, kendi tasarruflarıyla hak veya yükümlülük yaratamazlar. Kanun yalnızca çocukları korumak amacıyla çocuklara hukuki ehliyet vermeyi reddeder. Tümüyle ehliyetsiz olan çocukların tüm hukuki filleri onlar adına vasileri veya kayyımları tarafından gerçekleştirilir.

Medeni Usul Kanununun 38inci Maddesine göre, tümüyle ehliyetsiz sayılan çocuklar dava açma hakkına da sahip değillerdir. Bu kategorideki çocuklar hukuk davalarında vasileri veya kayyımları tarafından temsil edilirler.

İdrak gücüne sahip küçükler hukuki temsilcilerinin rızasını alma gereği olmaksızın kendi başlarına bazı hukuki fillerde bulunabilirler:

1. Hukuki fiilin çocuk için bir yükümlülük değil, yalnızca bir fayda yaratması halinde, Medeni Kanunun 16ncı Maddesi böyle bir duruma izin vermektedir. 

2. Medeni Kanunun 16ncı Maddesine göre, idrak gücüne sahip küçükler benzer biçimde kişilikleriyle yakından ilgisi olan bazı fillerde bulunabilir ve dava açabilirler. Örneğin, babalık davası açabilir veya rüşt yaşında olma hakkı talep edebilirler.

3. Herhangi bir küçüğe vasisi veya kayyımlık söz konusu olduğunda yerel sulh mahkemesi tarafından bir mesleğe veya ticarete başlamak üzere izin verildiğinde, Medeni kanunun 283, 284, 396 ve 40(7)nci Maddeleri kapsamında doğan alacak ve borçların takibini yapabilir. 

4. Küçüklerin ayrı ev kurmalarına ve bu evde yaşamalarına izin verildiğinde, bununla ilgili gereksinimleri karşılamak için her türlü faaliyette bulunmalarına ve hukuk davalarında şahsen hazır bulunmalarına izin verilir.

Medeni Kanunun 392nci Maddesi hükümleri kapsamında, idrak gücüne sahip olsalar bile, ne küçüklerin ne de hukuki temsilcilerinin küçüklere ait malları vasiyetle bir başkalarına bırakmalarına, vakıf kirmalarına ve kefil olmalarına izin verilmez.

Yukarıda belirtilmeyen ve küçükler için borç yükümlülüğü yaratmayan fiil ve eylemler küçüklerin vasileri veya kayyımları tarafından veya vasi veya kayyımın onayı ile şahsen küçükler tarafından gerçekleştirilebilir.

İdrak gücüne sahip olan küçükler Medeni Kanunun 16ncı Maddesi kapsamında gerçekleştirdikleri kanuna aykırı fiillerden doğan zarar ve hasarladan sorumlu olurlar.

İdrak gücüne sahip küçüklere tıbbi müdahalede bulunulması gerektiğinde, bu müdahaleye rıza gösterme hakkı münhasıran şahsi olduğu için, ilke olarak vasilerinin veya kayyımlarının onayının alınması gerekli değildir. Ancak, Tıp Biliminin ve Dallarının Uygulanmasına ilişkin 1219 sayılı Kanunun 70inci Maddesi, çocuğun kısıtlı olup olmadığına bakmaksızın, bu tür müdahalelerden önce vasi veya kayyımın onayının alınmasını gerektirir.

Küçüklere yapılacak tıbbi müdahalelerde hukuki temsilcinin veya kayyımın rızasını alma şartının temelindeki neden, küçüklerin korunması ve menfaatlerinin hukuki temsilcileri tarafından savunulması gereğidir. Medeni Kanunun 263üncü Maddesi bu tür müdahalelerde ana babanın, bu konuda ana baba arasında uyuşmazlık olması durumunda 263üncü Madde kapsamında babanın, veya babanın ölmüş olması veya bulunamaması halinde annenin, ana ile babanın boşanmış olması durumunda 264üncü Madde kapsamında vesayet verilen tarafın rızasının alınmasını gerektirir. Nesebin babalık davası sonucunda mahkeme kararıyla belirlendiği durumlarda veya evlat edinme durumunda, 312nci Madde kapsamında velayet hakkına sahip ana babanın veya evlat edinen ana babanın rızası alınacaktır. Baba ile herhangi bir nesep ilişkisi olmayan küçükler söz konusu olduğunda, mahkeme tarafından annenin vasi olarak teyin edilmiş olması halinde, 311inci Maddeye göre bu tür tıbbi müdahalelerde annenin rızasının alınması şarttır. Evlat edinilmiş küçükler için 257nci Madde kapsamında evlat edinen ana babanın rızası alınacaktır.

Küçüğün Medeni Kanunun 354üncü Maddesi hükümlerine göre kayyım yönetiminde olması durumunda, kayyımın rızası alınacaktır.

Tıp Biliminin ve Dallarının Uygulanmasına ilişkin 1219 sayılı Kanunun 70inci Maddesinde “Herhangi bir vasi veya kayyım olmadığında veya bu kişiler bulunamadığında veya küçük beyanda bulunacak durumda olmadığında tıbbi müdahale için izin alınmayacaktır” ifadesi yer almaktadır.

Ancak, bu koşullarda doktorların Borçlar Kanununun 410uncu Maddesine göre görevlerini izinsiz olarak yapan şahıslar oldukları varsayılmaktadır.

Küçüğün hukuki temsilcisinin kayyım olması ve çocuğun sağlığı için gerekli görülen tıbbi bakıma izin vermeyi reddetmesi durumunda, Medeni Kanunun 272nci Maddesi kapsamında doktor çocuğun hastaneye yatırılması için karar aldırmak üzere mahkemeye başvurabilir. 

Öte yandan, küçüğün hukuki temsilcisinin vasi olması durumunda, doktor 404üncü Madde kapsamında konuyu yetkili sulh mahkemesine bildirerek, çocuğun hastaneye yatırılması için 431inci Madde kapsamında mahkeme kararı aldırabilir.

 Acil durumlarda, küçüğün hukuki temsilcisinin gerekli izni vermeyi reddetmesi Medeni Kanunun 2(2)nci Maddesine göre hakkın suistimalini oluşturacağı için,

doktorun uygun müdahaleyi yapmasını engellemeyecektir ve doktor bu nedenle herhangi bir sorumluluk üstlenmeyecektir. Esasen Tıbbi Deontoloji Yönetmeliğinin 3üncü Maddesi doktorları acil durumlarda gerekli müdahaleyi yapmakla sorumlu tutmaktadır.

Doğum Kontroluna ilişkin 2827 sayılı Kanunun 6ncı Maddesi kürtaj için gebe kadının rızasının, ilgili şahsın rızasının ve hamile kadının reşit olmaması halinde vasisinin onayının alınmasını ve ayrıca vesayet altında olan hamile küçüğün idrak gücünden yoksun olması durumunda yetkili mahkeme tarafından karar alınmasını gerektirmektedir. Ancak, zihinsel özürü nedeniyle bilinçli bir karar alması mümkün olmayan hamile küçüğün rızası alınmayacaktır. İlgili şahsın yaşamının veya yaşamsal bir organının tehlikede olduğu acil durumlarda ve mahkemeden karar almanın uzun süreceği hallerde izin alınması şart değildir. 5inci Maddeye göre, yaşamsal bir riskin söz konusu olmaması şartıyla, ilgili şahsın rızası üzerine gebeliğin onuncu haftasına kadar kürtaj yapılacaktır. Öte yandan, gebeliğin onuncu haftasından sonra kürtaj yalnızca gebeliğin küçüğün yaşamını tehdit etmesi veya edecek olması veya doğacak çocuk veya daha sonraki nesiller için ciddi bozukluklara yol açması veya açacak olması durumunda doktor raporu ile yapılacaktır. Derhal müdahale gerektiren ve müdahale yapılmaması durumunda yaşamın veya yaşamsal organlardan birinin tehlikede olacağı acil durumlarda, hukuken gerekli sonuçlar beklenmeden uzman hekim tarafından düşük yaptırılacaktır.

Organ ve Doku Alınması, Korunması ve Nakli ile ilgili 2238 sayılı Kanunun 3üncü Maddesi kapsamında, kendisinden doku alınacak kişinin onsekiz yaşını doldurmuş olması ve idrak gücüne sahip olması gerekir.

İdrak gücüne sahip küçüklere tıbbi müdahale yapılmasına ilişkin mevcut hükümler ve kürtaj için küçüğün ve hukuki temsilcisinin izninin alınmasına ilişkin düzenlemeler ÇHS’nin 3üncü Maddesinde yer alan çocuğun menfaatine ilişkin kurallara ve ÇHS’nin 12nci Maddesinde belirtilen çocuğun görüşlerinin dikkate alınması ilkesine uygundur.

2.4. Zorunlu Eğitim

İlköğretim Kanununda ilköğretimin tüm vatandaşlar için zorunlu ve ücretsiz olduğunu belirten Anayasa hükmü tekrarlanmakta ve 6 ile 14 yaş sınırı zorunlu ilköğretim süresi olarak tanımlanmaktadır.

İlköğretimi 11 yıla çıkarma girişiminin ilk aşaması olarak, ilköğretim 1997 yılında, Temel Milli Eğitim Kanununun 24üncü Maddesine göre 5 yıldan 8 yıla çakırtılmıştır. Bu yeniden örgütlenme derslik başına düşen öğrenci sayısının azaltılmasını, spor altyapısının geliştirilmesini, bilgisayar destekli eğitimin tüm okullara yaygınlaştırılmasını ve diğer yöntemlerin yanı sıra görsel-işitsel lisan laboratuarları kullanılarak dördüncü sınıftan itibaren en azından bir yabancı dil öğretiminin başlamasını içermektedir. Eğitim programının son iki yılı medeni haklar ve insan hakları derslerini içermektedir. Yaklaşık 10 milyon öğrenciyi kapsayan bu proje çok büyük mali kaynağın ve insan kaynağının seferber edilmesini gerektirmiştir. İlgili yönetmelikte öngörülen finansman dışında, önemli miktarda finansman gereksinimi doğmuş ve vatandaşların, kurumların ve özel sektörün gönüllü katkılarıyla karşılanmıştır. Bu projeye Dünya Bankası da mali destek sağlamıştır.

2.5 İş Mevzuatında Çocuğun Tanımı   

1.1.1.  Genel

Çocukların çalışma yaşına ilişkin mevzuat çeşitli kanunlarda yer almaktadır.

İş Kanunu’nun 67nci Maddesine göre, 15 yaşından küçük çocukların çalıştırılması yasaklanmıştır; ancak 13 yaşındaki çocukların, sağlıklarını okul ve mesleki eğitimlerini olumsuz yönde etkilememesi koşuluyla, hafif işlerde çalıştırılmalarına izin verilebilir. Öte yandan, Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 173üncü Maddesinde  çalışma yaşının alt sınırı 12 olarak belirlenmiştir. Bu farklılıkları düzeltme girişimleri başlamıştır.

Benzer biçimde, Temel Milli Eğitim Kanunu’nun 59(1)inci Maddesine göre, ilkokul çağında olup, herhangi bir eğitim kurumuna devam etmeyen çocuklar kamu teşebbüslerinde, özel teşebbüslerde veya başka kurumlarda ücretli veya ücretsiz olarak çalıştırılamazlar. Ancak, Madde 59(2), okula devam durumunun belge ile kanıtlanması ve çalışmanın okul saatleri dışında olması koşuluyla, ilkokula devam eden çocukların çalıştırılmasına izin vermektedir.

1.1.2.  Tehlikeli İş Açısından Çocuk tanımı

1.1.2.1.  Gece Çalışılan İşler

Sanayiye ait işlerde 18 yaşını doldurmamış erkek çocukların ve her yaştakı kadınların gece çalıştırılmaları yasaktır.

İş Kanunu kapsamında olmayan işlere Umumi Hıfzfsıhha kanunu’nun 174üncü Maddesi hükümleri uygulanmaktadır. Söz konusu Madde 12 ile 16 yaş arasındaki çocukların gece çalıştırılmalarını yasaklamaktadır.

Bu iki hükümden çıkartılan sonuca göre, 16 ile 18 yaş arasındaki çocuklar İş Kanunu’na tabi olup olmadığına bakılmaksızın, sanayi dışı işlerde çalıştırılabilirler.

6 Sayılı Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sözleşmesinin 2(1)inci Maddesi ve 90 Sayılı ILO Sözleşmesi’nin 3(1)inci Maddesi 18 yaşını doldurmamış işçilerin sanayi teşebbüslerinde gece çalıştırılmalarını yasaklamaktadır. Ancak bu kuralın bazı istisnaları vardır. 6 Sayılı Sözleşmenin 2, 4 ve 7nci Maddeleri işyerinde arıza olduğunda veya kamu menfaati için gerekli görüldüğünde 18 yaşından küçüklerin çalıştırılmasına izin vermektedir. 90 Sayılı Sözleşmenin 3(2)nci Maddesine göre, çıraklık veya mesleki eğitim için gerekli olduğunda 16 yaşından büyük çocukların gece vardiyasında çalıştırılmasına izin verilmektedir.

79 Sayılı ILO Sözleşmesinin 3(1)inci Maddesi 18 yaşını doldurmamış işçilerin gece çalıştırılmasını yasaklamaktadır.

Türk İş Kanunu’nun 69uncu Maddesi hükümlerinin çocuk işçiler bağlamında, çocuklara sağlanan koruma açısından 6 ve 90 Sayılı ILO Sözleşmelerinde yer alan kurallara uygun olduğu ve hatta bu kurallardan daha ileri olduğu belirtilmelidir.

Ancak, çocukların çalıştığı sanayi dışı işlerle ilgili Türk mevzuatı 79 Sayılı ILO Sözleşmesinde yer alan standartlara ulaşılacak biçimde daha fazla geliştirilebilir.

1.1.2.2.  Ağır ve Tehlikeli İşlerde Çalıştırma Yasağı

İş Kanunu’nun 78inci Maddesine göre 16 yaşını doldurmamış çocuklar ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılamaz. Aynı Maddede, bu hükmün yanı sıra, 16 ile 18 yaş arasındaki işçilerin çalıştırılabileceği ağır ve tehlikeli işlerin özel bir yönetmelikte ayrıntılı biçimde tanımlanacağı da belirtilmektedir. Bu Kanun uyarınca düzenlenmiş Ağır ve Tehlikeli İşlere ilişkin Yönetmeliğin 2(2)nci Maddesi 16 yaşını doldurmamış çocukların ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılmasını yasaklamaktadır. Ayrıca aynı Maddenin 1inci alt-maddesi 16 ile 18 yaş arasındaki genç işçilerin söz konusu yönetmelik ekindeki tabloda belirtilen işlerde çalıştırılmasını yasaklamaktadır. Ancak, onaltı yaşını doldurmuş olan, mesleki eğitim ve ihtisas eğitimi veren okullardan mezun olan ve bu eğitim konusunda deneyim kazanmak isteyen genç işçiler 3 ve 4üncü alt-maddelere göre, listenin 35inci satırı ile 62nci satırı arasında belirtilen işlerde çalıştırılabilirler.

Denizde çalışılan işlerle ilgili olarak, 25 Mayıs 1959 tarihinde Türkiye tarafından onaylanmış olan 15 sayılı ILO Sözleşmesi ve Deniz İş Kanunu’nun 6(2)nci Maddesi 18 yaşını doldurmamış olanların gemi bordasında istifleyici ve ateşçi olarak çalıştırılmasını yasaklamaktadır. Çocuk işçilerle ilgili programların eşgüdümünden, yeni program kavramlarının geliştirilmesinden ve mevzuatın iyileştirilmesinden sorumlu olan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bünyesindeki Çocuk İşçilerle ilgili Birim seçilen bir grup müfettişe çocuk işçiler konusunda eğitim vermiştir. Teftiş sistemi yeniden gözden geçirilmiş ve çocukların çalışma koşullarının iyileştirilmesi için müfettişler tarafından önerilen önlemler geliştirilmiş iletişim teknikleri kullanılarak uygulanmıştır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı özellikle deri sektöründe kullanılan çözücülerin kötü etkilerine maruz kalmış çocuklar için, kimyasal maddelerin deri sanayinde çalışan çocuklar üzerindeki etkilerini araştırmaya başlamıştır.

Eğitim Bakanlığı Çıraklık Eğitim Merkezlerinde görevli öğretmenler ve okul müdürleri ile birlikte bilinçlendirmeyi artıracak faaliyetlerde bulunmuş ve mevcut sistemleri iyileştirmek amacıyla çıraklık eğitiminin etkinliği konusunda kapsamlı bir araştırma yapmıştır.

Devlet İstatistik Enstitüsü çocukların kanuna aykırı biçimde çalıştırılmasının engellenmesi için gerekli önlemlerin alınması amacıyla Hükümete doğru bilgi temin edebilmek için bu sorunla ilgili istatistiki verileri derlemek üzere ulusal düzeyde hanehalkı anketi yapmıştır.

Türkiye’de Çocuk İşçiliğinin Engellenmesine ilişkin Uluslararası Programın iki yıllık birinci döneminde kurulmuş olan ve Ankara Büyükşehir Belediyesi bünyesinde faaliyette bulunan Sokaklarda Çalışan Çocuklarla ilgili Merkez çalışan çocuklara sağlık ve eğitim desteği ile psiko-sosyal destek sağlamıştır. Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu küçük ölçekli işletme işverenlerini bilinçlendirmek için Çıraklık Eğitimi veren Okullarla işbirliği yaparak sanayi bölgelerinde seminerler düzenlemiş ve çalışan çocuklara sağlık, eğitim ve psiko-sosyal hizmetler sunmak üzere İstanbul’da bir sanayi bölgesinde Çocuk Emeği Birimi kurmuştur.

Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu üyelerine çocuk emeği konusunda eğitim verecek çekirdek eğitmenler grubuna eğitim sağlamıştır. Konfederasyon ayrıca çalışan çocukların ana babalarına gelir sağlamak için işe nasıl başlanacağı ve işin nasıl geliştirileceği konusunda eğitim sağlamaktadır.

Türkiye Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler ve Meslek Merkezleri Araştırma Enstitüsü Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu için çocukların yasaya aykırı olarak çalıştırılmasını engelleyecek eğitim programları geliştirmektedir.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu İstanbul’da deri sektöründeki küçük ölçekli işletmelerde çocuk emeği sorunlarını belirlemek ve ele almak amacıyla üyelerini bilinçlendirmiş ve çocuk emeğine karşı ulusal ve 6 adet bölgesel eylem bölgesi oluşturmuştur. Ayrıca, çalışan çocukların ve ana babalarının yaşam kalitesini yükseltmek için çocuk hakları, çocuk emeğinin etkisi, sağlık, beslenme, ilk yardım, işçi sağlığı ve emniyeti konularında üyelerine ve çalışan çocuklara eğitim vermektedir.

Mesleki Eğitim ve Küçük Sanayi Vakfı çalışan çocukların işyerinde eğitimi için en önemli grup olan ustabaşı eğitmenlerine eğitim sağlamıştır. Ayrıca, Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde sokaklarda çalışan çocuklar için mesleki eğitim düzenlemiştir.

Türkiye Kalkınma Vakfı kırsal kesimde çocuk emeği için bir model geliştirmiş ve bu model çerçevesinde ilkokul derslerini tamamlayıcı nitelikte mesleki eğitim vermiş ve gelir sağlayıcı faaliyetler yürütmüştür. Şimdi ise ülkenin iki bölgesinde gelir sağlamak için işe nasıl başlanacağı ve işin nasıl geliştirileceği konusunda çalışan çocukların ana babalarına eğitim vermektedir.

Fişek Enstitüsü, Çalışan Çocuklar Vakfı, Bilgi ve Eylem Merkezi metal ve otomotiv sanayiinde, deri sanayiinde ve özellikle ayakkabı imalatı sektöründe çalışan çocuklara sağlık hizmetleri temin etmiştir. Çıraklık Okulları ile işbirliği yapılarak, Ankara ve İstanbul’da metal ve otomotiv sanayii sitelerinde çalışan çocukların düzenli olarak sağlık kontroluna tabi tutulması için gezici bir klinik kurulmuştur.

Mesleki Eğitim ve Küçük Sanayi Vakfı Doğu Anadolu’da göçmen çocuklar ve sokaklarda çalışan çocuklar için eğitim kursları düzenlemiştir.

İnsan Kaynakları Geliştirme Vakfı ilkokul müdürlerine çocuk emeği konusunda eğitim vermiştir.

Kadın Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı kız çocukların ev işlerinde çalıştırılmasının geçmişteki ve halihazırdaki durumu konusunda bir araştırma yapmıştır.

Ankara’da belli başlı Üniversiteler öğrencilerini çocuk emeği konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapmışlardır.

Emniyet Genel Müdürlüğü, Asayiş Daire Başkanlığı, Küçükleri Koruma Bölümü çocuklara daha iyi hizmet verebilmek için kapasitesini geliştirmiştir.

Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 179(4)üncü Maddesinde 12 ile 16 yaş arasındaki çocukların çalıştırılamayacağı sağlıksız işlerin İş Kanunu’nda belirtileceği ifade edilmektedir. Bu hüküm ağır ve tehlikeli işler konusunda İş Kanunu’na gönderme yaptığı için, İş Kanunu’nun 78inci Maddesi ile Ağır ve Tehlikeli İşlere ilişkin Yönetmelik Borçlar Kanunu kapsamında genç işçilere de uygulanmaktadır. Ancak, genç işçilerin ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılması konusunda İş Kanunu’nda yer alan kurallar 12 ile 16 yaş arasındaki çocuklarla ilgili özel herhangi bir hüküm öngörülmeden Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nda benimsenmiştir.

Avrupa Sosyal Şartı’nın 7(2)nci Maddesi tehlikeli ve sağlıksız olarak tanımlanan işlerde çalışmak için alt yaş sınırının 15 yaşın üzerine çıkartılmasını gerektirmektedir. Türkiye Avrupa Sosyal Şartı’nı henüz onaylamamış olmakla birlikte, İş Kanunu’nun 78(1)inci Maddesi ile ağır ve tehlikeli işler için alt yaş sınırı 16 yaş olarak belirlenmiş olup, Avrupa Sosyal Şartı’na uymaktadır.

Bazı ILO sözleşmelerinde ve tavsiyelerinde ağır ve tehlikeli işlerle ilgili geçici hükümler yer almaktadır. Türkiye tarafından 7 Mart 1968 tarihinde onaylanmış olan 115 Sayılı ILO Sözleşmesi 18 yaşını doldurmamış genç işçilerin iyonlaştırıcı radyasyonun söz konusu olduğu işlerde çalıştırılmasını yasaklamakta ve bu tür işlerde belirli şartlarla 18 yaşını doldurmuş olanların çalıştırılmasına izin vermektedir. Ağır ve Tehlikeli İşlere ilişkin Yönetmelik de 16 yaşını doldurmamış genç işçilerin bu tür işlerde çalıştırılmasını yasaklamaktadır.

Türkiye tarafından 30 Kasım 1972 tarihinde onaylanmış olan 117 Sayılı ILO Sözleşmesi genç işçilerin fiziksel olarak taşıdığı ağır yüklere sınırlama getirmektedir.  Ağır ve Tehlikeli İşlere ilişkin Yönetmelik hükümleri bu sınırlamalara uymaktadır.

Sonuç olarak, İş Kanunu’nda yer alan hükümlerin ve bu Kanuna uygun olarak yayınlanan yönetmeliklerin ILO Sözleşmelerine uygun olduğu söylenebilir.

1.1.2.3.  Yeraltında ve Sualtında Çalıştırma Yasağı

İş Kanunu’nun 68inci Maddesine göre 18 yaşını doldurmamış olanlar yeraltında ve sualtında çalışılacak işlerde çalıştırılamazlar. Bu hüküm niteliğine bakılmaksızın, yeraltında ve sualtında gerçekleştirilen tüm faaliyetleri kapsamaktadır.

Ereğli Kömür Madenlerinde Çalışan Maden İşçilerinin Haklarına ilişkin 51 Sayılı Kanunun 2nci Maddesi 18 yaşını doldurmamış olanların madende çalıştırılamayacağını belirtmektedir. Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 173(1)inci Maddesinde 12 yaşından küçük çocuklar için benzer bir hüküm yer almaktadır.

Yeraltında ve sualtında çalışma konusu İş Kanunu’nun 5inci Maddesi kapsamı dışında bırakılmamıştır. Bu nedenle, bu tür işler İş Kanunu’nun 68inci Maddesine tabidir. 151 Sayılı Kanun ile Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 173(1)inci Maddesi uygulamada değerini yitirmiştir.

İş Kanunun 68inci Maddesinde yeraltında çalışılan işler için öngörülen 18 yaş sınırı, yaş sınırını 16 olarak belirleyen 123 Sayılı ILO Sözleşmesi hükümlerinden daha ileridir.

1.1.2.4. Eğlence Sektöründe Çalıştırma Yasağı

Yerel belediyeler Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 176ncı Maddesi ile kendilerine verilen yetki çerçevesinde 18 yaşını doldurmamış çocukların bar, kabare, dans salonları, kahve, gazino ve hamamlarda çalıştırılmasını yasaklayacaklardır. Burada listelenen işyerleri sınırlandırılmamıştır. Bu hüküm her türlü eğlence merkezinde 18 yaşını doldurmamış olanların çalıştırılmasını yasaklamaktadır. 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’nun 12(2)nci Maddesinde bu yaş sınırı 21 olarak öngörülmektedir. Bu geçici bir hüküm olduğu için, Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nda öngörülen 18 yaş sınırından daha üstün olacaktır.

1.1.3. İşin Düzenlenmesi

2.5.3.1. Çalışma Saatleri

İş Kanunun 61inci Maddesi kapsamında iş süresi genelde haftada 45 saattir ve bu süre haftada altı gün çalışılan işyerlerinde günde 7 ½ saat olarak uygulanır. Cumartesi günleri kısmen veya tamamen tatil olan işyerlerinde günlük iş süresi 45 saat iş günlerine bölünerek belirlenecektir. Örneğin, haftada beş gün çalışılan bir işletmede günlük çalışma süresi dokuz saat olacaktır.

Bu genel hükme ek olarak, İş Kanunu’nun 67(3)üncü Maddesi okula devam edenlerin çalışma günlerini okul saatlerine engel olmayacak şekilde düzenlemekte ve ders saatlerini 7 ½ saatlik çalışma süresinin içinde saymaktadır. Aynı Kanunun 1 ve 2nci Maddeleriyle birlikte değerlendirildiğinde, 13 ile 15 yaş arasındaki çocukların azami çalışma süresi 7 ½ saat olmakta ve tüm ders saatleri çalışma süresinin içinde sayılmaktadır.

Umumi Hıfzısıhha Kanununun 173/IInci Maddesine göre, 12-16 yaşları arasındaki çocukların en fazla çalışma süresi günde 8 saate geçemez. Bu Madde öncelikle İş Kanunu’na tabi olmayan işlerde çalışan çocuklara uygulanacaktır. Buna ek olarak, bu Madde İş Kanunu’na tabi olan 15-16 yaşlarındaki çalışan çocuklara da uygulanabilir. Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 173üncü Maddesinin çocuklar ve gençler için iş güvencesi sağlayan koruyucu genel bir ilke olduğu sonucuna varılabilir.

Bu nedenle, 16 yaşını doldurmamış çocuklar için günlük çalışma süresi en fazla 7 ½ saat ve İş Kanunu’na tabi olan işlerde çalıştırılan tüm genç işçiler için yine 7 ½ saattir. 16 yaşından büyük tüm genç işçiler çalıştıkları işyerinin günlük standart çalışma süresine tabidir.

İş Kanunu’na tabi olmayan genç işçileri korumak için Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 173üncü Maddesi İş Kanunu’nun 67nci Maddesi ile birlikte dikkate alınmalıdır.

ILO Anlaşmalarında genç işçilerin çalışma saatleri konusunda genel bir düzenleme yapılmamıştır. Yalnızca 153 Sayılı Tavsiyede genç deniz işçilerinin normal çalışma saatlerinin günde 8 saati ve haftada 40 saati aşmaması tavsiye edilmektedir.

Deniz İş Kanunun 26ncı Maddesinde düzenlemeye gidilerek çalışma süresinin günde 8 saat ve haftada 48 saat olması hükme bağlanmıştır, ancak genç deniz işçileri ile ilgili özel bir düzenleme yapılmamıştır. Deniz İş Kanununda gerekli düzenlemenin olmadığı durumlarda genel bir kanun olan Borçlar Kanunu ve Umumi Hıfzısıhha Kanunu geçerli olacaktır. Türkiye tarafından onaylanmış olan 58 Sayılı ILO Anlaşması’na göre, 15 yaşını doldurmamış çocuklar gemilerde çalıştırılamaz. Bu Anlaşma ve kanunlar birlikte değerlendirildiğinde, 15-18 yaş arasındaki gençlerin gemilerde yalnızca günde 8 saat çalıştırılabileceği sonucuna varılabilir.

2.5.3.2. Fazla Mesai

Fazla Mesai Yönetmeliğinin 4/a Maddesine göre, 15 yaşını doldurmamış çocukların fazla mesai yapmasına izin verilmemektedir. 15 yaşını doldurmuş gençlerin yasal sınırlar içinde fazla mesai yapmasına izin verilmektedir.

2.5.3.3. Dinlenme Süreleri

Mola işçilere yasal günlük çalışma saatleri içinde tanınan dinlenme süresidir. Yönetmelikte çocukların ve genç işçilerin dinlenme süreleriyle ilgili özel bir hüküm bulunmamaktadır. İş Kanunu’na tabi olan çouk ve genç işçiler İş Kanunu’nun dinlenme süreleriyle ilgili 64üncü Maddesi hükümlerinden yararlanırlar.

İş Kanunu’na tabi olmayan çocuk ve genç işçilere Borçlar Kanunu’nun 334/Iinci Maddesini uygulamak mümkündür. Bu Maddeye göre, “işveren alışılmış saat ve günlerde işçilerin dinlenmesine izin vermek zorundadır.”

2.5.3.4. Hafta Sonu Tatilleri, Ulusal Bayramlar ve Genel Tatil Günleri

Hafta Sonu Tatillerine ilişkin 394 Sayılı Kanuna ve İş Kanunu’nun 41inci Maddesine göre, haftada 6 gün çalışan işçilere en az bir gün izin verilmektedir.

İş Kanunu’na tabi olmayan genç işçilerin hafta sonu tatilleri için Borçlar Kanunu’nun 334/Iinci Maddesi uygulanabilir. Hafta sonu Tatillerine ilişkin 394 sayılı Kanun Borçlar Kanunu’na tabi çocuk ve genç işçilere de uygulanabilir. Ancak, Borçlar Kanunu’na tabi olan genç işçiler İş Kanunu’nun 41inci Maddesinde belirtilen hafta sonu tatili ücretinden yararlanamazlar.

Ulusal ve Genel Tatil Günlerine ilişkin 2429 Sayılı Kanun İş Kanunu’na veya Borçlar Kanunu’na tabi olan genç işçilere uygulanabilir. İş Kanunu’nun 42nci Maddesine göre, bu Kanuna tabi olan işçiler genel tatil ücretinden yararlanırlar. Ancak, İş Kanunu’na tabi olmayan işçiler bu haktan yararlanamazlar.

Türkiye tarafından 11.02.1946 tarihinde onaylanmış olan, Sanayi Tesislerinde Hafta Sonu Tatillerine ilişkin 14 Sayılı ILO Anlaşması 7 günlük çalışma süresi için 24 saat hafta sonu tatili öngörmektedir (Madde 2/I). Türk mevzuatı bu konuda bu Anlaşma ile uyumludur.

2.5.3.5. Yıllık Ücretli İzin

İş kanunu’nun 49/IIIüncü Maddesine göre, 18 yaşında veya daha küçük yaştaki işçilere en az 18 gün yıllık ücretli izin verilir. Deniz İş Kanunun’da veya Basın İş Kanunu’nda genç işçilerin yıllık ücretli izinleri ile ilgili özel bir hüküm bulunmamakla birlikte, genç işler yıllık ücretli izinle ilgili olan İş Kanunu’nun 40ıncı Maddesinden ve Basın İş Kanunu’nun 21inci Maddesinden de yararlanırlar.

Borçlar Kanunu’na tabi olan genç işçilerin yıllık ücretli izin haklarıyla ilgili herhangi bir hüküm yoktur.

Anayasa’nın 50/III ve IVüncü Maddesine göre, “Dinlenmek çalışanların hakkıdır. Ücretli hafta ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir.” Anayasa bu Madde ile yıllık ücretli izin, ücretli hafta tatili ve bayram tatillerini sosyal haklar olarak kabul etmiştir.

Kanunları yapan Millet Meclisi ücretli tatil haklarını iş kanunlarıyla düzenlemiş, ancak Borçlar Kanunu’na tabi olan işçiler için bu konuda herhangi bir hüküm öngörmemiştir. Ücretli tatil hakkından yararlanmanın ön-koşulu iş kanunları kapsamında çalışıyor olmaktır (İş Kanunu, Madde 4). Bu nedenle, Borçlar Kanunu’na tabi olan genç işçiler yıllık ücretli izin ve ücretli tatil hakkından yararlanamamaktadır.

Borçlar Kanunu’na tabi olan çocuk ve genç işçiler teknik olarak, yıllık ücretli izin, ücretli hafta tatili ve ulusal tatillerden yararlanma hakkına sahip olmamakla birlikte, yıllık izin hakkına sahiptirler. Dinlenmenin çalışanların hakkı olduğu Anayasa’nın 50/IIIüncü Maddesiyle belirlenmiştir.

2.5.3.6. Cinsel Sömürü

“Irza geçme” ve “cinsel taciz” suçları Türk Ceza Kanunu’nun 414-416ncı Maddeleri ile düzenlenmektedir. Ceza Kanunu mağdurun 15 yaşını doldurmuş olup olmadığına veya mağdurun 15 yaşından büyük ve 18 yaşından küçük olup olmadığına bağlı olarak çeşitli cezalar öngörmektedir.

Türk Ceza Kanunu’nun 414üncü Maddesi 15 yaşını doldurmamış küçüklere karşı ırza geçme suçu işleyenler için ve 415inci Maddesi cinsel taciz suçu işleyenler için ceza öngörmektedir. 15 yaşını doldurmamış küçüklerin isteyerek cinsel ilişkide bulunmuş olması suç iddiasından vazgeçilmesini veya cezanın engellenmesini gerektirmemektedir.

416ncı maddenin üçüncü paragrafı küçüğün iradesine karşı gerçekleşen cinsel ilişki ile karşılaştırıldığında, 15 yaşını doldurmamış ve cinsel ilişkiye rıza göstermiş küçüklerle cinsel ilişkiye girenler için daha hafif bir ceza öngörmektedir. Ancak, bu durum yalnızca mağdurun 15 ile 18 yaş arasında olması durumunda geçerlidir.

2.5.3.7. Zorunlu Askerlik Yaşı

1111 Sayılı Askeri Kanun’un 2nci Maddesine göre askerlik yaşı ilgili kişinin 20 yaşını doldurduğu yılın Ocak ayının birinci günü başlamaktadır. Bu hüküm 18 yaşını doldurmamış olanların askere alınamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. 20 yaşını doldurmuş erkek çocuklar eğitimlerine devam ettiklerini belgelemeleri durumunda askerlik hizmetini erteletebilmektedirler.

2.5.3.8. Mahkemede İsteğe Bağlı Tanıklık Etme

Mahkemede tanıklık etme konusu Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 45 ve daha sonraki Maddeleriyle düzenlenmektedir. İlke olarak, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 45/Iinci Maddesine göre, tanık yazılı bir davetle çağrılmaktadır ve aynı Kanunun 46ncı Maddesine göre tanık herhangi bir mazareti olmadan mahkemede hazır bulunmadığı takdirde, zorla mahkemeye getirilmektedir.

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 47/IIIüncü Maddesine göre, “Sanığın doğal akrabaları veya kanuni akrabaları (…) tanıklık etmekten vazgeçebilirler.” Bu hak tanıklık etmeden önce tanıklara açıklanmaktadır.

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 52/Iinci Maddesine göre, “15 yaşını doldurmamış olanlar mahkemede yemin etmeden dinlenir”. Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 247/Iinci Maddesinde de 15 yaşını doldurmamış olanların tanıklık etmeden önce yemin etmeyecekleri belirtilmektedir.

Herkes tanıklık etmeyi kabul etmekle yükümlüdür (Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu, Madde 253). Bu nedenle, bu yükümlülük reşit olmayan tanıklar için de geçerlidir. Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun tanıkların tanıklıktan çekilmesini düzenleyen maddeleri reşit olmayanlara da uygulanmaktadır.

Okur yazar olan sağır ve dilsiz kişiler ve çocuklar yazılı olarak sorgulanır ve cevapları da yazılı olarak kaydedilir. Bu kişilerin okur yazar olmaması durumunda, sorguları profesyonel kişilerce yapılır (Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu, Madde 270).

2.5.3.9. Cezai Sorumluluk

Türk Ceza Kanunu’na göre tam cezai sorumluluğa geçiş yaşı 18’dir.Bununla birlikte, Çocuk Mahkemeleri Kanunu’na göre, Çocuk Mahkemelerinde yargılanma yaşının alt sınırı 15 yaştır.

2.5.3.10. Özgürlüğün Kısıtlanması ve Hapsetme

11 yaşından küçük çocuklar hapsedilemez; bu çocuklara karşı yalnızca güvenlik önlemleri alınabilir.

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri yalnızca konunun Çocuk Mahkemeleri Kanunu’nun 18inci Maddesi kapsamında ele alınmamış olması durumunda uygulanır. Bu nedenle, Çocuk mahkemeleri Kanunu’nda tutuklama, gözaltı ve hapsetme ile ilgili hüküm bulunmadığında Türk Ceza Kanunu’na ve diğer temel mevzuata başvurulacaktır.

Gözaltı, tutuklama ve hapsetme konuları olası hatalara ve keyfi harekete karşı hukuki telafi yöntemlerini içeren Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 127’den 131’e ve 104’den 121’e kadar olan Maddelerinde yer alan belirli kurallara tabidir. Gözaltı, tutuklama ve hapsetme yöntemlerinin kullanılması çocuklar söz konusu olduğunda daha da zorlaştırılmıştır ve en son başvurulacak çare olarak kabul edilir. Çocukların göreceği zararın en aza indirgenebilmesi için kurallar ve mekanizmalar uygulanmaya başlamalıdır.

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 19(2)nci Maddesi kapsamında, alt ceza sınırının üç yılı geçmediği hafif suçlar için soruşturma ve yargılama aşamalarında çocuğun tutuklanması ve gözaltına alınması mümkün değildir. Öte yandan 37nci Maddede gözaltına alınan veya tutuklanan küçüklerin küçüklere ayrılmış cezaevlerinde veya bu tür cezaevleri olmadığında yetişkinlere ait cezaevlerinin ayrı bölümlerinde alıkonmaları gerektiği belirtilmektedir.

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 138inci Maddesine göre, yargılanan çocuklara danışma hizmetlerinin sağlanması zorunludur.

2.5.3.11. Alkol ve Benzeri Madde Tüketimi  

Türk Ceza Kanunu’nun 403 ve daha sonraki Maddeleri uyuşturucularla ilgili suçları ele almakta ve işlenen bu tür suçlarda 18 yaşını doldurmamış veya cezai sorumluluğu olmayan kişilerin kullanılmasını ağırlaştırıcı koşul olarak kabul etmektedir.

18 yaşını doldurmamış kişilere uyuşturucu verilmesi de 104üncü Madde kapsamında ağırlaştırıcı bir şarttır.

Türk Ceza Kanunu’nun alkollü içki satışı ile ilgili 574(2)nci Maddesinde “18 yaşını doldurmamış olanlara veya zihinsel veya psikolojik bozukluk nedeniyle normal durumda olmadıkları açıkça belli olanlara nerede olursa olsun alkollü içki verenler iki aya kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır” hükmü yer almakta ve buna ek olarak “mal sahibinin alkollü içki satıcısı olması durumunda, işini/mesleğini yapması yasaklanabilir” ifadesine yer verilmektedir.

Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’nun 12nci Maddesi uyarınca genç kızların ve kadınların gazino, bar, müzikhol ile alkollü içki içilen benzer yerlerde ve hamam, plaj gibi yerlerde çalıştırılması o bölgenin en yüksek idari görevlisinin onayına bağlıdır.

21 yaşını doldurmamış erkek ve kadınlar hiç bir şekilde bu tür yerlerde çalıştırılamazlar.

Polis 18 yaşını doldurmamış olanların, yanlarında vasi veya velileri bulunsa bile, barlara, müzikhollere ve alkollü içki içilen yerlere girmelerini engelleyecektir. 18 yaşını doldurmamış olanlara alkol ve tütün satışı valilik kararıyla yasaklanmıştır. Bu yasak yerel makamlarca denetlenmektedir.

2. Genel İlkeler

2.1.   Ayırım Gözetmeme (Madde 2)

Anayasa’nın 10uncu Maddesinde eşitliğin devredilemez bir insan hakkı olduğu belirtilmektedir. Bu Maddeye göre, “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etmek zorundadırlar.

Türk mevzuatı Anayasa’nın eşitlikçi felsefesi ile yönetilmektedir.

Medeni Kanun’un 8inci Maddesinde “Herkes medeni haklardan yararlanır ve bu nedenle herkes yasalara uygun olarak borç altına girme ve varlık edinme konusunda eşit haklara sahiptir” ifadesi yer almaktadır.

2828 Sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu’nun 4(d) Maddesinde “Sosyal hizmet temininde sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farkı dikkate alınmaz” ifadesine yer verilerek eşitlik ilkesi tekrarlanmaktadır.

Türkiye Kızılay Derneği Ana Sözleşmesi’nde eşitlik ilkesinin Kızılay’ın yol gösterici ilkelerinden biri olduğu belirtilmektedir. Ana sözleşme’nin 2(2)nci Maddesinde “…Kızılhaç felsefesinin temel dayanakları olan insancılık ve eşitlik ilkelerinin öğretilerine uygun hareket edecektir” ifadesi yer almaktadır.

Anayasa Medeni Kanun’da ve çocuklarla ilgili mevzuatta yer alan eşitlik ilkesini vurgulayarak ayırımcılığı yasaklamaktadır. Bu nedenle, ÇHS’de desteklenen ayırımcılığın yasaklanması ilkesi Türk kanunlarıyla da uyumludur.

2.2.   Çocuğun Yüksek Menfaatleri (Madde 3)

Çocuğun yüksek menfaati Türk Anayasası’nın bazı hükümleri ile güvence altına alınmıştır.

Anayasa’nın 42(2)nci Maddesinde “Devlet çocukları korumak ve bunun için gerekli kurumları kurmak için uygun önlemleri alacaktır” ifadesi yer almaktadır.

42(7)nci Maddede “Devlet maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar” denilmektedir.

50(2)nci Maddede “Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar” ifadesi yer almaktadır.

56(3)üncü Maddede “Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı yerinde olarak sürdürmesini sağlamak, işgücü ve malzeme açısından tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler” ifadesi yer almaktadır.

Çocukların temel çıkarları Anayasa’nın yanı sıra diğer bazı kanunlarda da dikkate alınmıştır: Medeni Kanun’un 273 ve daha sonraki Maddeleri; aynı Kanun’un 53, 54, 414, 415, 416, 423, 430, 435, 436, 445, 446, 473(I), 474, 476, 478, 545, 550 ve 574(2)nci Maddeleri; Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 12(2)nci Maddesi; Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’nun 11(b) ve 12(3)üncü Maddeleri; Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu’nun 1, 2(1), 4(2) ve 4(3)üncü Maddeleri.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu’nun “Genel İlkeler” başlıklı bölümünde 4(c) Maddesinde “Sosyal hizmet programlarının uygulanmasında çocuklara, özürlülere ve korunmaya muhtaç kişilere öncelik tanınacaktır” ifadesi yer almaktadır. Kurumun görevlerinin ayrıntılı biçimde belirtildiği 9(b) Maddesi “Kurum yardıma ihtiyacı olan çocukları, özürlüleri ve yaşlıları bulmak, 3üncü Maddede tanımlanan sosyal hizmet tesislerini 4üncü Maddeye uygun olarak kurmak ve işletmek ve koruma altına alınan kişilerin rehabilitasyonunu sağlamakla sorumludur” ifadesine yer vererek çocukların başlıca menfaatlerinin dikkate alındığını teyid etmektedir. Kurumun “… çalışan anne babaların ve yurtdışında çalışanların çocuklarının bakımı için elinde bulunan olanaklar ölçüsünde tesis kuracağı” ifadesinin yer aldığı 9(c) Maddesinde de çocukların temel menfaatlerine değinilmektedir.

Çocuk Mahkemeleri Kanunu’nun 8inci Maddesinde çocuklar için uygulanacak önlemlerle ilgili olarak aşağıdaki hüküm yer almaktadır: “suçun işlendiği yerdeki mahkeme veya çocuğun menfaatleri açısından, çocuğun ailesinin veya çocuğun birlikte ikamet ettiği kişilerin bulunduğu yerdeki mahkeme tarafından 10uncu Maddede belirtilen önlemler alınır.”

Benzer şekilde, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu’nun 21 ve 22nci Maddeleri ile Çocuk Mahkemeleri Kanunu’nun 10uncu Maddesinde güvenliği tehlikede olan çocukları korumak için uygun tüm önlemlerin alınacağı belirtilmektedir.

Bu nedenle, Türk hukukunda çocukların menfaatlerine büyük önem verildiği ve korunmalarının genel ilke olarak benimsendiği söylenebilir. Türk mevzuatı ÇHS ile uyumludur.

2.3.   Yaşama, Hayatta Kalma ve Gelişme Hakkı (Madde 6)

Anayasa’nın 17(1)inci Maddesi herkes yaşama, madde ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir ifadesine yer vermekte ve 19(1)inci Maddesi herkesin bireysel olarak özgürlük ve güvenlik hakkına sahip olduğunu tekrarlamaktadır. Bu ifade vatandaşların, yabancıların, çocukların ve yetişkinlerin yaşama haklarının aynı biçimde güvence altında olduğu anlamına gelmektedir.

Türk Ceza Kanunu’nun 453üncü Maddesi (kendi prestijini korumak için) evlilik dışı doğan çocuğunu öldüren annelerin dört ile sekiz yıl arasında hapis cezası ile cezalandırılmasını öngörmektedir. Bu Madde evlilik sonucunda veya evlilik dışında doğma arasında seçim yapabilecek konumda olmayan bebeklerin yaşama hakkını korumayı amaçlamaktadır. Ancak, bu Maddede öngörülen ceza yeterince caydırıcı değildir. Bu nedenle, ÇHS’nin 6ncı Maddesinde öngörülen amaç açısından cezanın artırılması uygun olacaktır.

2.4.   Çocuğun Görüşünün Dikkate Alınması (Madde 12)

Anayasa’nın 25 ve 26ncı Maddeleri herkesin düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahip olduğunu ifade etmektedir. Hiç kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz veya düşünce ve kanaatleri nedeniyle kınanamaz ve suçlanamaz.

Türk Medeni Kanunu ailenin çocuğun görüşünü almasını bekler. Kanun’un 265inci Maddesi ana babaların çocuklarının mesleki eğitim almasını sağlamalarını ve çocuklarının gücünü, yeteneklerini ve tercihlerini mümkün olduğunca dikkate almalarını hükme bağlamıştır. 254üncü Maddede idrak gücüne sahip bir kişinin isteği dışında evlat edinilemeyeceği belirtilmektedir.

Çocuklar üzerinde vesayet ve kayyımlık haklarının kullanılması ile ilgili bazı durumlarda mahkemeler 148(1) ve 274(2)nci Maddeler kapsamında çok geniş takdir yetkisine sahiptir. Medeni Kanun yasanın mahkemenin takdir yetkisine bıraktığı konularda yargıcın eşitlik ve adalet ilkelerine göre karar vermesini öngörerek takdir yetkisini 4üncü Madde kapsamında düzenlemiştir. Bu hüküm yargıcın takdir yetkisini kullanırken çocukların görüşlerini almasına izin vermektedir.

3.       Medeni Haklar ve Özgürlükler

3.1.   İsim ve Vatandaşlık (Madde 7)

ÇHS’nin çocukların temel hak ve özgürlükleriyle ilgili bölümünde belirtilen haklar Anayasa’nın 66ncı Maddesinde de tekrarlanmaktadır. Türk Anayasası’nda öngörülen hak ve özgürlükler ÇHS şartlarına uygundur.

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlığı kanunla düzenlenir.

Vatandaşlık kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.

Hiçbir Türk vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.

Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.”

Vatandaşlık Kanunu 1-18inci Maddelerinde vatandaşlığın ‘jus soli’ ve ‘jus sanguinis’ ilkelerine dayanılarak kazanılmasını ayrıntılı biçimde ele almaktadır.

Kanun Türk ana babadan, Türk ana ve yabancı babadan ve Türk baba ve yabancı anadan olan çocukların vatandaşlık haklarını düzenlemektedir. Türk vatandaşlığını kazanma hakkı Türkiye’de doğan ve doğumla ana babalarının vatandaşlığını kazanmayan yabancı çocuklar ile ana veya babanın vatansız olması nedeniyle vatandaşlık hakkı kazanamayan ‘heimatlos’ çocuklara da tanınmaktadır.

Türkiye sınırları içinde bulunan ve ana babası bilinmeyen çocuklara da Türk vatandaşlık hakları tanınmaktadır.

Medeni Kanun’un 264(3)üncü Maddesinde ana babalığı düzenleyen hükümlere uygun olarak çocuklara ana babaları tarafından isim verilmektedir. Medeni Kanun’un 259uncu Maddesinde “Meşru çocuklar babalarının adlarını taşırlar ve babalarının vatandaşlık haklarını kazanırlar” ifadesi yer almaktadır.

311(1)inci Madde kapsamında, evlilik dışında doğan ve annenin velayetinde olan çocuklar annenin adını taşır, annenin vatandaşlığını kazanır ve anne ve akrabalarına karşı meşru çocuklara tanınan her türlü hak ve görevi kazanırlar.

312nci Madde baba ile hısımlığı babalık davası sonucunda verilen kararla belirlenen çocukların baba adını taşıyacağı ve babanın vatandaşlığını kazanacağı hükmünü içermektedir.

ÇHS’de ele alınan çocukların vatandaşlık hakları Türk mevzuatında tümüyle hükme bağlanmıştır.

Anne babası bilinmeyen çocukları bulanların çocuğu Devlete teslim etmesini öngören Medeni Kanun’un 39uncu Maddesi uyarınca tüm doğumlar bir ay içinde nüfus dairelerine bildirilmektedir. Nüfus Sicil Daireleri ile ilgili 1587 sayılı Kanun’un 5, 7 ve 16ncı Maddeleri sicil kayıtları ile ilgili bazı mevzuat hükümlerini uygulamaya koymuştur. 15 Kasım 1984 tarih, 3080 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikler 1 ve 2nci geçici maddelerde çocukların nüfusa kaydedilmesinden sorumlu kişi ve kurumların kapsamını genişletmektedir.

Vatandaşlıkla ilgili hususların sicile kaydedilmesinden sorumlu olanlar söz konusu Kanun’un 5inci Maddesi uyarınca tüm doğum, evlenme, boşanma, ölüm, kayıp, nesep tashihi, tanıma ve evlat edinme işlemlerini rapor etmek zorundadırlar.

İlgili şahısların doğum belgeleri ve onaylı kimlik belgeleri posta ile teslim edildiğinde beyan usulüne uygun olarak yapılmış sayılır.

7nci Madde uyarınca sağlık kurumları ve doktorlar kendi kontrolları altındaki tüm doğum ve ölümlerle ilgili rapor hazırlamak ve bu raporları ilgili başvuru sahiplerine göndermek zorundadırlar.

Tüm çocukların doğum belgeleri gönderildikleri nüfus memurluklarınca saklanır.

16ncı Maddeye göre, doğumlar doğumdan sonra bir ay içinde baba tarafından, veya babanın yokluğunda, hastalığında veya yasaklı olması durumunda, vasi veya kayyım tarafından iki tanığın imzası ile rapor edilir.

Doğum evlerinde, ceza evlerinde, hapishanelerde, gemilerde, trenlerde ve uçaklardaki doğumların rapor edilmesi zorunludur. Nüfus sicili ile ilgili bu sıkı önlemlere rağmen, kırsal alanlarda hala nüfusa kayıtlı olmayan çok sayıda çocuk vardır.

Temel Milli Eğitim Kanunu’nun 49uncu Maddesi uyarınca, kimlik belgesi olmayan ve nüfus memurluklarına kayıtlı olmayan çocukların tesbit edilmesinden muhtar ve ihtiyar heyeti sorumludur.

3.2.   Kimliğin Korunması (Madde 8)

Anayasa’nın 12nci Maddesine göre “Herkes dokunulmaz ve devredilemez temel hak ve özgürlüklere sahiptir” ve “temel hak ve özgürlükler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da içerir.”

Türk Medeni Kanunu 23’den 34’e kadar olan Maddelerinde kişiliğin korunması ile ilgili düzenlemeleri içermektedir. 23üncü Maddeye göre, “Medeni haklardan kısmen de olsa vazgeçilemeyeceği gibi, kökeni insan olan biyolojik maddenin ilgili şahısların onayı ile vücuttan alınması, aşılanması ve nakli istisna olmak kaydıyla, bu haklar hukuka ve genel ahlak bilimine aykırı olarak kısıtlanamaz.

Madde 24(a)’da dava açma hakkı ve 25inci Maddede ismi koruma hakkı tanınmaktadır.

Bu nedenle, Türk mevzuatı ÇHS ile uyumludur.

3.3.   Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü (Madde 13)

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 25 ve 26ncı Maddelerde söz ve düşünce özgürlüğünü güvence altına almaktadır.

25inci Maddeye göre, “Herkes düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahiptir” ve “Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri nedeniyle kınanamaz ve suçlanamaz.”

Anayasa’nın 26ncı Maddesi aşağıda belirtildiği gibidir: “Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hak resmi makamların müdahalesi olmaksızın bilgi ve fikir almak ya da vermek özgürlüğünü de kapsar. Bu hüküm radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

Bu özgürlüklerin kullanılması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtelmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının itibar ve haklarının, özel ve aile hayatlarının veya kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

Düşüncenin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz. Bu hükme aykırı yazılı veya basılı belgeler, plâklar, ses ve görüntü bantları ile diğer anlatım araçları usulüne göre verilmiş hakim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunanhallerde kanunla yetkili kılınan merciin emriyle toplattırılır. Toplatma kararını veren merci bu kararını yirmi dört saat içinde yetkili hakime bildirir. Hakim bu uygulamayı üç gün içinde karara bağlar.

Bilgi ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasını düzenleyen hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, bilgi ve düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün sınırlaması sayılmaz.”

Anayasa’da belirtilen ifade ve düşünce özgürlüğüne ilişkin kısıtlamalar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygundur.

3.4.   Uygun Bilgilere Erişim (Madde 17)

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası basın ve yayım özgürlüğü ile ilgili hükümler başlığı altında 28inci Maddede basın özgürlüğünü hükme bağlamıştır. Bu Maddeye göre, basın özgürdür ve sansür edilemez.

1117 Sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu onsekiz yaşından küçüklerin ahlakını olumsuz yönde etkileyebilecek süreli ve süresiz yayınlarla ilgili kısıtlamalar getirmekte ve cezai hükümler içermektedir.

Radyo ve Televizyon Kurumlarının Kurulması ve Yayınları ile ilgili 3984 Sayılı Kanun’da yayın ilkelerini kapsayan 2nci Bölümün 4(m) Maddesi küçüklerin bedensel, zihinsel, ruhsal ve ahlaki gelişimini olumsuz yönde etkileyebilecek yayınların engellenmesi ile ilgilidir.

Küçükler için zararlı olabilecek sinema ve video filmleri ile müzik eserlerinin denetimini kapsayan 12nci Maddede “16 yaşından küçükler için, uygun olmayan sinema ve video filmlerin yayınına ve bu tür müzik eserlerinin icrasına izin verilmez” hükmü yer almaktadır.

Aynı Maddede, bu film ve eserlerin duyurulması için kullanılan afiş, fotoğraf ve el ilanlarında, sinema ve video filmlerin jeneriğinde bu alt yaş sınırının açık bir biçimde teşhir edilmesi gerektiği belirtilmektedir.

Radyo ve Televizyonda Reklam ve Yayın Kuralları ve İlkelerine ilişkin Yönetmeliğin 5(9)uncu Maddesinde çocukların kendilerinin doğrudan kullanmayacağı ürün ve hizmetler için ticari mesaj iletmekte kullanılamayacağı, bedensel ve psikolojik büyüme ve gelişimlerine zarar vermesi olası unsurlar içeren reklamlarda rol  alamayacakları belirtilmektedir. Bu Maddenin bir diğer hükmünde çocukların yetişkin dil, davranış, giysi, makyaj ve görünümünü kullanarak reklamlarda rol alamayacakları belirtilmektedir.

Bu Yönetmeliğin 10uncu Maddesi çocukları hedef alan reklamlarla ilgilidir. Bunlar 15 yaşından küçüklere yönelik olan ve çocuklar tarafından tüketilecek ürün ve hizmetleri kapsayan reklamlar olarak tanımlanmaktadır. Çocukları hedef alan veya içinde çocukların kullanıldığı reklamlar çocukların bedensel, duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimi üzerinde olumsuz etki yapabilecek unsurlar içeremez.

Aynı Yönetmeliğin 18(c) Maddesinde yer alan, reklamlarla ilgili yol gösterici ilkelerde, haber bültenlerinin, güncel programların ve çocuk saatlerinin süresinin 30 dakikayı geçmemesi durumunda, bunların reklamlarla kesilemeyeceği belirtilmekte ve 18(d) Maddesinde reklamlara ayrılan sürenin bir saatlik yayın süresinde altı dakikayı geçemeyeceği ve haber bültenlerinde, dini programlarda ve çocuk programlarında alt yazı, logo veya çerçeve içinde reklam yayınlanamayacağı ifade edilmektedir.

Türkiye çocukların korunması konusunda önemli yenilikler getiren Radyo ve Televizyon İstasyonlarının Kurulması ve Yayınlarına ilişkin Kanunu 4 Kasım 1993 tarihinde onaylamıştır.

3.5.   Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü (Madde 14)

“İfade Özgürlüğü” başlıklı 4.3.üncü bölümde de belirtildiği gibi, Anayasa’nın 24, 25 ve 26ncı Maddeleri temel kişisel haklar olan düşünce, vicdan ve inanç özgürlükleri ile ilgilidir ve Medeni Kanun’un 265inci Maddesinde çocukların mesleki eğitimlerinin ana babalarının yönetimi ve denetimi altında olduğu ve ana babaların çocuklarının gücünü, yeteneklerini ve isteklerini mümkün olduğunca dikkate aldıkları belirtilmektedir.

Anayasa’nın 24(4)üncü Maddesinde din ve ahlak eğitiminin Devletin gözetim ve denetimi altında yapılacağı, din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alacağı ve bunun dışındaki din eğitiminin ancak kişilerin kendi isteği ve küçüklerin kanuni temsilcilerinin talebi üzerine yapılacağı belirtilmektedir.

Temel Milli Eğitim Kanunu’nun 12nci Maddesine göre, Türk milli eğitim sisteminin yol gösterici ilkesi laikliktir.

3.6.   Dernek Kurma ve Barışçıl Toplantı Özgürlüğü (Madde 15)

Anayasa’nın 33üncü Maddesi herkesin önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahip olduğunu ve hiç kimsenin bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamayacağını belirtmektedir.

2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 4üncü Maddesi medeni haklarını kullanma ehliyetine sahip 18 yaşını doldurmuş herkesin önceden izin almaksızın dernek kurabileceğini belirtmektedir.

2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 16/1inci Maddesi onsekiz yaşını doldurmuş olan ve hukuki ehliyete sahip olan herkesin derneklere üye olabileceğini belirtmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 34(1)inci Maddesi, ÇHS’nin 15inci Maddesi ile uyumlu biçimde, herkesin önceden izin almadan, toplantı düzenleme hakkına sahip olduğu ifadesine yer vererek toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını içermektedir. Anayasa'n’n 34(2)nci Maddesinde "Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir” ifadesi yer almaktadır.

Dernekler Kanunu’nun 2nci Maddesi 18 yaşını doldurmuş olan ve hukuki ehliyete sahip olan kişilerin izin almadan dernek kurabileceğini teyid etmektedir. Ancak, devlete ait ve özel ortaöğretim kurumlarında öğrenim gören öğrenciler onsekiz yaşlarını doldurmuş olsalar bile dernek kurucusu olamazlar.

3.7.   Özel Hayatın Gizliliğinin Korunması (Madde 16)

Herkesin özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğunu belirten Anayasa’nın 20nci Maddesi ÇHS’nin 16ncı Maddesi ile uyumludur.

Anayasa’nın 21inci Maddesi konut dokunulmazlığı ile ilgilidir. Kanunda açıkça belirtilen durumlarda hakim kararı olmadıkça, ilgili tüm makamlar bu hakka saygı göstermek zorundadırlar.

Türk Ceza Kanunu’nun 193, 195, 196, 197, 480, 481 ve 482nci Maddeleri özel hayatın dokunulmazlığının sağlanması için koruyucu önlemler içermektedir.

3.8.   İşkenceye, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muameleye veya Cezaya Tabi Tutulmama Hakkı (Madde 37/a)

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17nci Maddesine göre, herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz. Birey kendi rızası olmadan bilimsel veya tıbbi deneylere tabi tutulamaz. Kimseye işkence yapılamaz ve kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.

Anayasa’nın 19uncu Maddesi herkesin özgürlük ve güvenlik hakkına sahip olduğunu belirtmektedir.

Türk Ceza Kanunu’nun 53(1)inci Maddesine göre, suç işlediği zaman 11 yaşını doldurmamış olan çocuklar hakkında kovuşturma yapılamaz veya bu çocuklara ceza verilemez; bir yıl veya daha fazla hapis cezası gerektiren hafif bir suç işledikleri takdirde Devlet ceza veya tutuk evlerine konamazlar, ana babalarına veya kayyımlarına teslim edilirler. Aynı Kanun’un 54üncü Maddesinde suç işlediği zaman 11 ile 15 yaş arasında olanların idrak gücünden ve muhakeme yeteneğinden yoksun olmaları durumunda 53üncü Maddeye tabi olacakları belirtilmektedir. Ancak, işlediği fiilin suç olduğunu bilerek hareket etmiş olan çocuklar cezada indirim yapılarak cezalandırılarlar.

4.       Aile Ortamı ve Alternatif Bakım

5.1. Ana Babanın Yol Göstermesi ve Çocuğun Evrim Geçiren Kapasiteleri (Madde 5)   

Medeni Kanun’un 264üncü Maddesine göre, anne baba ellerindeki olanaklara göre çocuğu en iyi şekilde yetiştirmekle, özürlü veya zihinsel-engelli olanlara uygun eğitimi sağlamakla görevlendirilmiştir. 265inci Madde anne babanın çocuklarının yetenek ve isteklerini mümkün olduğunca dikkate alarak mesleki eğitimlerini yönlendireceklerini belirtmektedir.

Çocuğun mesleki yönlendirilmesi konusunda doğru karar almanın önemli bir koşulu da çocuğun ilgi duyduğu alanları, yeteneklerini ve beklentilerini bilme gereğidir. Bu nedenle, çocuğa geleceğini ilgilendiren kararda görüşlerini açıklama olanağı tanınmalıdır.

Medeni Kanun’un 266ncı Maddesi gereğince, çocuğun dini eğitimi konusunda karar verme görevi ve sorumluluğu ana babaya aittir. Ana babanın bu hakkını kısıtlayan sözleşmeler kesinlikle hükümsüz sayılır. Medeni Kanun’un bu konu ile ilgili hükümleri ÇHS hükümleriyle uyumludur.

5.2. Ana Babanın Sorumlulukları (Madde 18/par. 1-2)  

ÇHS’nin 18(1)inci Maddesinde çocukların yetiştirilmesinden öncelikle ana babanın sorumlu olduğu ve çocukların güvenliklerinin dikkate alınması gereği belirtilmektedir.

Medeni Kanun çocukların kendi ana babaları tarafından yetiştirilmesinin en ideal çözüm olduğu ilkesini esas almıştır. Medeni Kanun’un 262 ve 264üncü Maddelerine göre, ana baba çocuğu yetiştirmekle ve ona sevgi ve özen göstermekle yükümlüdür. Ana babanın bu görevi yerine getirmesini sağlamak için velayet hakkı kendilerine verilmiştir. Anne ve baba kural olarak velayet hakkını birlikte kullanırlar ve her ikisi de eşit haklara sahiptirler.

Medeni Kanun velayet sisteminin işlerliğini yitirdiği durumları dikkate alarak, küçüklerin yasal haklarını korumak için kayyımlık müessesesesini yaratmıştır. 354üncü Maddeye göre, küçüğün anne ve babası öldüğünde veya velayet hakları ellerinden alındığında, hakim çocuk için bir kayyım tayin etmektedir. Bu Maddenin ilgili bendi çerçevesinde, kamu görevlileri, görevlerini yaparken, vasisi bulunmayan bir çocuk bulduklarında bu durumu en yakın sulh hukuk mahkemesine bildirmekle yükümlü tutulmuşlardır. Vatandaşlar da bu gibi durumları mahkemeye bildirebilirler. Bu bilgileri alan sulh hukuk mahkemesi çocuk için bir kayyım tayin eder.

Medeni Kanun’un 354üncü Maddesinin 3üncü bendinde anne babanın çocuk bakım ve destek hizmetlerinden yararlanma hakları güvence altına alınmıştır.

Türk İş Kanunu kamu ve özel sektör teşebbüslerini kendi memur ve işçilerinin çocukları için gündüz bakım merkezleri kurmakla yükümlü tutmaktadır. İş Kanunu ve Devlet Memurları Kanunu çalışan kadınlara doğumdan önce üç hafta ve doğumdan sonra iki ay ücretli hamilelik ve doğum izni hakkı tanımaktadır.