.Site İçi Arama: shcek.gov.tr Web
SOSYAL HİZMETLER DANIŞMA KURULU
24. TOPLANTISI RAPORU
 

TOPLANTI YERİ : Otel İçkale, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı No: 89  Maltepe/ANKARA
TOPLANTI TARİHİ :
29 Aralık 2004
TOPLANTI SAATİ :
10.00

A - SOSYAL HİZMETLER DANIŞMA KURULU’NUN OLUŞUMU VE ÇALIŞMA DÜZENİ HAKKINDA ÖZET BİLGİ :

Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu 27.05.1983 tarih ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu ile kurulmuş, Başbakanın veya görevlendireceği Bakanın Başkanlığında yılda en az bir defa Başkanın çağrısı üzerine toplanarak çalışmalarını yürüten yüksek düzeyde istişari bir organdır. Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu gerekli hallerde Başkanın çağrısı üzerine olağan dışı toplanarak çalışma yapabilmektedir.

Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu 2828 sayılı SHÇEK Kanununun yürürlüğe girmesi ile 1983-1997 yılları arasında 23 Nisan ve Kasım aylarında birer kez olmak üzere yılda iki defa toplanarak çalışmalarını sürdürmüştür. 06.05.1997 tarih ve 572 sayılı KHK ile 2828 sayılı Kanunun bazı maddelerinde değişiklik yapılmış; Sosyal Hizmetler Danışma Kurulunun yılda iki olan toplantı sayısı yılda bire düşürülmüştür.

Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu 2828 sayılı Kanunun 572 sayılı KHK ile değişik 6’ncı maddesi uyarınca hazırlanan ''Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu'nun Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik'' 15.01.1998 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiş ve Kurul'un Başbakanın önerisi üzerine Cumhurbaşkanınca seçilecek üyelerinin 5 yıl süreyle görev yapmaları hükme bağlanmıştır.

SOSYAL HİZMETLER DANIŞMA KURULU ÜYELERİ :

1- Başbakanın önerisi üzerine Cumhurbaşkanınca seçilen sosyal hizmet alanında temayüz etmiş beş kişi,

Prof. Dr. Sema KUT (H.Ü. Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Öğretim Üyesi) (En Yaşlı Üye) (Emekli)
Prof. Dr. Beril TUFAN (H.Ü. Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Öğretim Üyesi) (1945 doğumlu)
Prof. Dr . Türkan SAYLAN (İ.Ü. Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi) (Emekli)
Prof. Dr. Hıfzı ÖZCAN (Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı)
Doç. Dr. Ertan KAHRAMANOĞLU (Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sos.Hiz.Bölümü) (1943 doğumlu)

2- Adalet, İçişleri, Maliye, Milli Eğitim, Bayındırlık ve İskan, Sağlık, Çalışma ve Sosyal Güvenlik, Kültür Bakanlıklarının müsteşarları veya yardımcıları ile Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı veya yardımcısı,

3- Yüksek Öğretim Kurulu Başkanı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı, Aile Araştırma Kurumu Başkanı ve Özürlüler İdaresi Başkanı,

4- Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu, İş ve İşçi Bulma Kurumu Genel Müdürleri ile Vakıflar Genel Müdürü, Gençlik ve Spor Genel Müdürü, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu Sekreteri,

5- Kızılay, Türk Hava Kurumu ve Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Genel Başkanı.

B- SOSYAL HİZMETLER DANIŞMA KURULU 24. TOPLANTI SÜRECİ :

Otel İçkale Toplantı Salonunda gerçekleştirilen Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu 24. toplantısını “SHÇEK’nun Özürlü Bireylere Yönelik Hizmetleri” olarak belirlenen gündem konusu ile 29 Aralık 2004 tarihinde Kurul Çalışmalarını Devlet Bakanı Güldal AKŞİT’in ricası üzerine Cumhurbaşkanınca seçilen üyelerden Prof.Dr.Sema KUT Başkanlığında gerçekleştirmiştir. Sayın Bakanımız Güldal AKŞİT kurula öğleden sonra toplantısının olması nedeniyle sabah oturumunda katılabilmiştir.

a) SOSYAL HİZMETLER DANIŞMA KURULU’NUN 24. TOPLANTISINA KATILAN ÜYELER :

24. Danışma Kurulu Toplantısına; Cumhurbaşkanınca seçilen Onur Üyelerinden;

Prof.Dr. Beril TUFAN,
Prof.Dr. Sema KUT,
Prof.Dr.Türkan SAYLAN,
Prof.Dr.Hıfzı ÖZCAN,
Doç.Dr. Ertan KAHRAMANOĞLU,

Üye kuruluş temsilcilerinden;

Adalet Bakanlığı
Müsteşar Yardımcısı Ahmet HAMSİCİ,

İçişleri Bakanlığından
Müsteşar Yardımcısı Alim BARUT,

Maliye Bakanlığından
Müsteşar Yardımcısı Kadir BOY,

Milli Eğitim Bakanlığından
Daire Başkanı Sadrettin GÖNÜLTAŞ,

Bayındırlık ve İskan Bakanlığından
Müsteşar Yardımcısı Mahmut KÜÇÜK,

Sağlık Bakanlığından
Müsteşar Yardımcısı Dr.Cihanser EREL,

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından
APK Kurul Başkanı Mehmet Arslan YILMAZ,

Kültür Bakanlığından
Arş.Eğt.Gen.Müd.Yrd.Remzi ÖZÇELİK,

Yüksek Öğretim Kurumu Başkanlığından
Genel Sekreter Yrd.Nur GÜMÜŞSOY İNCİ,

Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığından
Başkan Prof. Dr. Sadık TURAL,

Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğünden
Genel Müdür V. Nesrin AVŞAR ÇELİK,

Özürlüler İdaresi Başkanlığından
Başkan Mehmet AYSOY,

Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğünden
Yrt.İd.ve İşl.Daire Başkanı Halim AKPINAR,

İş-Kur Genel Müdürlüğünden
Genel Müdür Namık ATA,

Vakıflar Genel Müdürlüğünden
Genel Müdür Yardımcısı Burhan ERSOY,

Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünden
Şube Müdürü İbrahim BOY,

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu Sekreterliğinden
Genel Sekreter Mevlüt BİLİCİ,

Kızılay Genel Müdürlüğünden
Sos.Hiz.Müd.Yrd. Sefa AKDENİZ,

Türk Hava Kurumu Genel Başkanlığından
Songül AKGÜL

Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Genel Başkanlığından
Engin KARAPINAR,

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğünden
Genel Müdür V. İsmail BARIŞ

toplantıya katılmışlardır.

b) AÇILIŞ :

24. Danışma Kurulu Toplantısı saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından SHÇEK Genel Müdür V. İsmail BARIŞ’ın açış konuşması ile başlamıştır.

İsmail BARIŞ konuşmasına; “Sayın Bakanım, değerli bilim insanları, değerli uzmanlar, değerli mesai arkadaşlarım, sevgili genel müdürler; 24’üncüsünün gerçekleştirileceği Danışma Kurulu Toplantısına hoş geldiniz, bu toplantının verimli geçmesini temenni ediyorum.” diyerek başlamıştır.

“Çağdaş dünyada artık medeniyet ölçüsünde referans olarak kullanılan bir yeni değer var; o değer de milletlerin, devletlerin sosyal hizmetlere hususen, özel olarak özürlülere karşı ortaya koymuş oldukları tavır, davranış ve eylemlerdir. Artık bir ülkenin medeniyet seviyesinin göstergelerinden biri de sosyal hizmetlere gösterdikleri ilgidir, özürlülere bakış açılarıdır, özürlüler için yapmış olduklarıdır. Bu nedenle Sayın Başbakanımızın da, 2005 yılının özürlülerin istihdam yılı olması noktasında vermiş olduğu, açıklamış olduğu bu talimatın öncesinde Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu olarak özürlülerle alakalı bir Danışma Kurulu yapmayı yeğledik. İnanıyorum ki, bu kurul, bundan önceki dönemlerde olduğu gibi 2005 yılında yapacağımız çalışmaların ana noktalarını belirleyecek ve belirlenen bu ana noktaların geçekleştirilmesi için sosyal hizmetler ailesi olarak tüm kurum ve kuruluşlarla ciddi bir işbirliği içerisinde ileriye doğru yürümüş olacağız ve hizmetlerimizi gerçekleştireceğiz.” demiştir.

“SHÇEK, ülkemizde dezavantajlı gruplara yönelik hizmet sunumunda, hepinizin malûmu olduğu gibi en önemli kurum olma niteliğini taşımaktadır. Sokak çocuklarından yaşlılara, korunmaya muhtaç çocuklardan özürlülere ve kadınlara kadar geniş bir hizmet yelpazesi olan SHÇEK, günümüzde değişen toplumsal koşullara uygun bir yapılanma, yeni bir konsept peşindedir.

24. Danışma Kurulunun özürlü bireylere yönelik hizmetler çerçevesinde toplanması da, gündemimizde olan yeniden yapılanma projesinin bir karşılığıdır.

Sizlerin de bildiği ve kamuoyunun da yakından takip ettiği gibi özürlüler kanun çalışmaları hazırlıkları tamamlanmış ve kanunlaşma süreci Sayın Bakanımızın çalışmalarıyla başlamıştır.

Ülkemizde özürlülük ve özürlülere sunulacak hizmetler açısından önemli bir değişimi belirleyecek olan Özürlüler Yasası, SHÇEK açısından da yeni bir hizmet sunumu anlamını taşıyacaktır.

Hazırlanan taslağa göre ülkemizde ağır özürlülere bakım hizmeti sağlanmaya başlanacaktır. Halihazırda sadece bizim kuruluşlarımız aracılığıyla yapılagelen bu hizmetin dünyada uygulandığı biçimde bakıma muhtaçlık dereceleri çerçevesinde ve yoğunluklu olarak evde bakım ve mobil bakım sistemlerine dayalı olarak planlanacak olan hizmet sunumu özel sektör tarafından da gerçekleştirilme imkanına kavuşacaktır.

Bu tarz, sosyal politika açısından dünyada yaygınlaşan bir sistemin, dezavantajlı gruplara sunulacak hizmetin onları sosyal çevrelerinden kopartmadan sunulması hedefine dayalı yaklaşımın ülkemizde de başlatılması anlamını taşımaktadır.” diyerek devam etmiştir.

“Bilindiği gibi, şu anda Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu, kurum bakımına dayalı bir hizmet sürdürmektedir. Yeni duruma göre ise, bakım sektörü açısından hem standart oluşturan, hem de denetleyen, ancak hizmeti yönlendiren bir kurum olacaktır.

Yine, halen rehabilitasyon hizmeti sunan kurumlara yönelik hazırlanan yönetmeliklerin benzeri, bakıma muhtaçlık bağlamında yeniden hazırlanacaktır. Bu konuda dünyada bakım ve uygulamalarıyla ilgili rapor ve çalışmalar hazırlanarak basım aşamasına getirilmiştir. Yine bu konuda Özürlüler İdaresi Başkanlığımızla kurumsal iş birliğimiz sürdürülmektedir.

Diğer yandan, kuruma bağlı bakım ve rehabilitasyon kuruluşlarında hizmet kalitesinin yükseltilmesi için Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’ndan kaynak aktarılmasıyla gerçekleştirilecek olan bir proje hazırlanarak gerekli başvuru yapılmıştır.

Ülkemizde yüzde 12.29 oranında özürlü nüfus bulunmaktadır ve bu oranın yaşlanmaya bağlı olarak yükseleceği de hepimizce malûmdur. Bu gerçeklik karşısında Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu, ağır özürlülük ve bakıma muhtaçlık ilişkisi üzerine çalışmalar sürdürmektedir.” demiştir.

“Türkiye özürlüler araştırması sonuçlarının bu bağlamda çözümlenmesi için Özürlüler İdaresi, Devlet Planlama Teşkilatı, TÜBİTAK ve Devlet İstatistik Enstitüsüyle toplantılar devam etmektedir.

Bu çalışmaların toplumsal ihtiyaca göre biçimlenmesi, gereken sosyal hizmet sunumu açısından öneminin altı mutlaka çizilmelidir.

Günümüze kadar daha çok korunmaya muhtaçlık kapsamında belirlenmiş bir mevzuatla hizmet sunan kurumumuz, gelecekle ilgili projeksiyonlar  eşliğinde farklı kriterlere göre hizmet üretmek için alt yapı çalışmalarına yönelmiştir.

Bu çalışmaların en temel hedeflerinden birisi de sosyal hizmet uzmanlığı ile ilgili olanıdır.

Bilindiği gibi, ülkemizde sosyal hizmet uzmanlığı dışında sektörde görev yapacak ara eleman sorunu bulunmaktadır. Sosyal hizmet uzmanlığı eğitiminde hizmet sunumunda alt uzmanlıkların bulunmaması önemli bir sorun olmayı sürdürürken, uzmanların altında görev yapacak bakım elemanlarının bulunmayışı sektörü adeta açmaza sürüklemektedir.

Sadece özürlülük açısından ağır, yaşlı, özürlü, zihinsel veya psikolojik özürlü bakımı gibi ayrı kategoriler bulunurken ve yine bakıma muhtaçlık konusunda dünyada standart olmuş yedi ayrı bakım türü mevcutken tek bir uzman kadroya dayalı hizmet sunmak, sadece hizmet kalitesi açısından değil mevzuat açısından da önemli bir sınır olarak karşımıza çıkmaktadır.” diyerek devam etmiştir.

“Ülkemiz sosyal hizmet alanında ihtiyaç duyulan kadroların yetiştirilmesi için gereken alt yapıyı bir an önce oluşturmak zorundadır.

Bu bağlamda, Mayıs 2005 tarihinde ülkemizde ilk defa olarak Uluslararası Bakım Kongresi toplanacaktır. SHÇEK tarihinde ülkemizde ilk defa olarak sadece bakım konusunda know how’ın ülkemize aktarılması anlamına gelmeyecek, etnik bakım çerçevesinde farklı uluslararası kurum ve kuruluşlarla işbirliği de sağlanacaktır. Halen belli kurumlarla söz konusu olan işbirliği çalışmalarının geniş bir yelpazeye açılması, Kurumumuzun vizyonu açısından da önemli bir gösterge niteliğinde olacaktır.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu olarak ülkemizde dezavantajlı gruplara götürülen hizmetin kalitesinin artırılması yönünde yapılan çalışmaların sonuçlarının titizlikle takip edilmesi söz konusudur. Bu alanda yapılacak olan her türlü çalışmaya katkı sağlamada ve alınan sonuçların uygulanmasında sorumluluk bilincimiz, SHÇEK grubu olarak Sayın Bakanımızın  direktifleri noktasında tamdır.

24. Danışma Kurulunda alınacak kararların çalışmalarımıza ışık tutarak ivme kazandıracağı kanaatindeyiz.

Türkiye Cumhuriyeti, sosyal hizmetler noktasında dünyada kaynakları ne kadar kıt olursa olsun örnek olmayı hak etmiş -tarihinden gelen, kültüründen gelen özellikler itibarıyla- bir ülkedir.

Katkılarınızdan dolayı sizlere, kişi ve kurumlarımıza tekrar hoş geldiniz diyor ve hepinize en içten dileklerimle saygı ve sevgilerimi arz ediyorum.” demiş ve teşekkür etmiştir.

Toplantıya Başkanlık etmek ve 24. Danışma Kurulu açılış konuşmasını yapmak üzere sosyal hizmetlerden sorumlu Devlet Bakanı Sayın Güldal AKŞİT kürsüye davet edilmiştir.

Güldal AKŞİT (Devlet Bakanı); “Danışma Kurulunun değerli üyeleri, kıymetli basın mensupları; Sosyal Hizmetler Danışma Kurulunun 24. toplantısını yapmak üzere toplanmış bulunuyoruz.” diyerek konuşmasına başlamıştır.

“2005 yılına girerken özürlü bireyler ve ailelerini ilgilendiren tüm sorunların gerçekçi bir şekilde çözümlenebilmesi için 24. Danışma Kurulunun gündemini özürlü bireylere yönelik hizmetler olarak belirlemiş bulunuyoruz.

Hepimizin bildiği gibi, bir toplumdaki sosyal sorunların oluşturduğu nüfus gruplarının sosyal bütünleşmelerini sağlayacak bir dizi önlem ve eylemleri gerçekleştirmek için ülkeler sosyal politikalarını belirlemek zorundadırlar. Bu sosyal politikalar belirlenirken, farklı ihtiyaç kesimlerinin bilinmesi, buna ilişkin sağlıklı verilerin tutulması gerekmektedir. İhtiyaç grupları içerisinde en çok etkilenen gruplar arasında özürlüler önemli bir yer tutmaktadır.

Politika oluşturma sürecinde sorunun net olarak tanımlanması, bu sorunun çözümü için ne tür müdahalelerin gerektiği, özürlülerin hangi hizmet programlarından yararlanacağı ve bunun gibi hususların ayrıntılı analizinin yapılması gerekli bulunmaktadır.

Özürlüler konusunda geliştirilecek devlet politikalarının başlıca yolu, sosyal ve ekonomik durumlarına ilişkin verilerin sağlıklı olarak işlenmesinden geçmektedir.

Özürlülere yönelik veriler olmadan, elimizde bu veriler bulunmadan yapılan hizmetler hedef kitleye ulaşamamakta, rasyonel olamamakta ve kaynakların dağınık olarak kullanılmasına neden olmaktadır.” demiştir.

Güldal AKŞİT konuşmasına;

“Bakanlığımca Devlet İstatistik Enstitüsüne yaptırılan özürlülük araştırması sonuçlarına göre, hepinizin de bildiği gibi Türkiye’de özürlülük oranı yüzde 12.29’dur. Yani ülkemiz nüfusunun yaklaşık 8,5 milyonunu özürlü nüfus oluşturmaktadır.

Özürlülük araştırması sonuçlarına göre, özürlülük oranı içinde işitme engellilerin binde 37, dil ve konuşma engellilerinin binde 38, zihinsel engellilerin binde 48, ruhsal ve kronik süreyen hastalığı olanların yüzde 9.70, birden fazla özrü bulunanların ise yüzde 11.40 oranında nüfus içinde yeraldığı bilinmektedir.

Özür gruplarının tanımında özrün sonradan ortaya çıkma oranı çok yüksektir. Yani, doğuştan olan özür oranı zannedildiğinin aksine çok yüksek değil, bilakis sonradan ortaya çıkan özür oranı biraz daha yüksektir.

Özürlülerin yüzde 40’a yakınının hiç tedavi görmemiş olduğu, yüzde 43.9’unun ise özrünün nedenini bilmediği otaya çıkmış bulunmaktadır.” şeklinde devam etmiştir.

“Ülkemizde özürlülerin eğitim, sağlık, rehabilitasyon, istihdam ve bunun gibi alanlarda sahip olduğu haklar çeşitli kanun, tüzük, yönetmeliklerle güvence altına alınmıştır.

Özürlülerin bu haklardan yararlanabilmeleri için öncelikle bu düzenlemelerden haberdar edilmeleri gerekmektedir. Özürlülerin sahip oldukları haklar konusunda bilgili ve bilinçli olmaları, haklarını etkin bir şekilde kullanmaları yeni hakların edinilmesinde büyük rol oynayacaktır.

Vatandaşlık haklarını kullanan ve sorumluluklarını yerine getiren özürlüler, toplumun özürlülere karşı olumlu bir bakış açısı geliştirmesinde de öncülük etmiş olacaklardır.

Özürlü kardeşlerimizin eğitim alamamaları ve bu sebeple sosyal hayata katılamamaları, hayatlarını idame ettirecek parayı kazanmakta da birtakım zorluklarla karşı karşıya kalmalarına sebebiyet vermektedir.

Bu eşitsizliğin sona erdirilebilmesi için bizlere, hükümetimize, devletimize ve topluma büyük görevler düşmektedir. Eğitim ve sağlık sistemlerinin yeterince geliştirilemediği ülkelerde özürlüler ve aileleri, toplumun diğer kesimleriyle aynı haklardan yararlanabilmek için uğraş vermektedirler ve bu uğraşı vermek zorundadırlar.” demiştir.

“Her aile, çocuğunun geleceği için daima endişe duyar. Aileler çocuklarının geleceğini her şeyin üstünde tutar.

Özürlü ailesi, çocuğunun yetişkinliğinde de başkalarına bağımlı kalacağını bildiği için onun istikbali hakkında bir kat daha fazla endişelidir. Anne ve babanın en büyük endişesi, kendilerinden sonra çocuklarının ne olacağıdır. Çünkü, onların çocukları başka insanlara bağımlıdır. Bu kişilerin varlığı kabul edilerek, toplumdan soyutlanmadan insan onuruna yaraşır bir şekilde rehabilite edilmeleri ve sosyal destek hizmetleri sunularak topluma katılımları sağlanmalıdır.

Özürlülerin birikmiş sorunlarının çözümü için, Bakanlığıma bağlı Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğüne büyük görev düşmektedir. Tabi burada işin mutfağını oluşturan Özürlüler İdaresi Başkanlığını da unutmamak gerekir. Her ne kadar Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu işin icra kanadıysa da, işin kağıt üstündeki yasal düzenlemeleri, çalışmaların  projelendirilmeleri ve diğer çalışmaları yapan bir diğer kurumumuz da Özürlüler İdaresi Başkanlığıdır.

Sosyal Hizmetler özürlü çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin bakım ve rehabilitasyonunun bilimsel bazda yürütülmesi için azami gayret sarf ederken, diğer yandan da faaliyetlerini geliştirip yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Bu yapılırken de hızlı bir sürecin takip edilmesi, çağdaş ve bilimsel temellere dayalı düzenlemelere gidilmesi gerekmektedir. Bu amaçla, ülkemizde sosyal hizmetlerin yeniden yapılandırılması çalışmalarına ışık tutması amacıyla kamu kurum ve kuruluşlarının, üniversitelerin ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla 19-21 Nisan 2004 tarihinde Birinci Sosyal Hizmetler Şurası’nı gerçekleştirmiştik.” diyerek devam etmiştir.

Güldal AKŞİT konuşmasına;

“Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesinde 63 adet rehabilitasyon merkezinde 2443 yatılı ve 2878 gündüzlü olmak üzere 5321 özürlü kişiye hizmet verilmektedir. Ancak, 200’ü çocuk olmak üzere 4317  özürlü de hizmet alabilmek için maalesef sıra beklemektedir. Bu nedenle, 2004 yılı içerisinde üç ilimizde daha rehabilitasyon merkezi açılmıştır ki bunlar da yeterli değildir.

Özürlü bireylerin birikmiş sorunlarının çözümü için yoğun gayret sarf ediyoruz. Özürlü bireylerin mesleki rehabilitasyonu ve istihdamları, sağlık ve sosyal hakları konularında yapılan çalışmalara hükümet olarak hız vermiş bulunuyoruz.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu olarak, kamu imkanlarıyla yaratılan kapasitenin özürlülerin bakım ve rehabilitasyonu için mevcut ihtiyacın çok azını karşıladığının da farkındayız. Bu nedenle ilgili sektörlerin, özürlülük alanındaki hizmetlerin geliştirilmesine katılımını sağlamak amacıyla, Kurumun imkanlarıyla toplum kaynakları birleştirilerek yapılan iş birliği protokolleriyle yatılı ve gündüzlü hizmet veren rehabilitasyon merkezlerinin açılmasının yaygınlaştırılması önemlidir.” şeklinde devam etmiştir.

“Bunlardan ilkinin örneğini, yani yatılı ilk örneği geçtiğimiz hafta içinde İstanbul’da açtık. Bir sivil toplum kuruluşu, daha doğrusu birden fazla sivil toplum kuruluşu, yine bir özürlü derneği, bir yerel yönetim, belediye ve devletin işbirliğinin en güzel örneğiydi bu; 50 kişi kapasiteli, yatılı bir rehabilitasyon merkeziydi. Ben diliyorum ki, bu rehabilitasyon merkezi örneği çoğalsın giderek artsın. İnşallah daha sonraki toplantılarımızda bu merkezlerin daha iyi nasıl olabileceğini sizlerle değerlendirelim; ilk açılandan bahsetmeyelim, mevcutların daha iyi nasıl değerlendirilebileceğinden bahsedelim. Yani, bu iş artık sadece devletin işi olmaktan çıksın diyorum.

Özürlüler politikası açısından yine Bakanlığımın sürdürdüğü en büyük çalışma, sizlerin de bildiği gibi epeydir gündemde olan  Özürlüler Yasa Tasarısı. Uzun bir hazırlık çalışmasından sonra Başbakanlığa sevk edilmiştir ve şu anda çalışmaları tamamlanmak üzeredir. Bakanlar Kurulu imzasına açılmak üzere son aşamasına gelmiş bulunan Özürlüler Yasa Tasarısıdır.

Tabii, neden bu kadar uzuyor denilebilir. Çünkü, bildiğim kadarıyla Özürlüler Yasa Tasarısı daha önceki hükümetler döneminde de birkaç kere gündeme gelmiş, ama bir türlü yine yasalaştırılamamış olan tasarılardandır.

Tabii ki ağır maddi külfetler getirmektedir. Çünkü, öyle bir özürlülük sınıfı vardır ki, 24 saat bakımı gerektirmektedir. 24 saat bakım gerektiren özürlüleri de kapsayan bir tasarının getireceği maddi külfetin de büyük olacağı hepinizce tahmin edilmektedir. Ancak, ben şunu kısaca ifade etmek istiyorum: Elimizdeki bu yasa tasarısı en kısa zamanda imzaya açılacak ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin Genel Kurul gündemine alınacaktır. Ve ben inanıyorum ki, -Sayın Başbakanımız biraz daha hızlı bana göre, yılın ilk çeyreğinde bu yasayı çıkaracağız diyor, ben daha temkinli hareket ederek- bu yasama dönemi  içinde Özürlüler Yasa Tasarısını inşallah yasalaştıracağız ve bu konudaki yasal düzenlemeyi de yaparak bu konuda büyük bir katkı sağlamış olacağız diye huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.

Özürlüler Yasamız, dünyada geçerli hale gelmiş standart kuralları içermesi yanında, kendi şartlarımıza uygun içerdiği düzenlemelerle de ayrıca bizim yapacağımız çalışmalara ışık tutan önemli bir kaynak oluşturacaktır.

Yine özürlülük konusunda ülkemizde yapılması gerekenlerin sistemli bir biçimde yürütülmesi için, Bakanlığımıza bağlı Özürlüler İdaresi Başkanlığının da bir çalışmasından size bahsetmek istiyorum.” diyerek sözlerine devam etmiştir.

“2005-2010 yılı Eylem Planından bahsetmek istiyorum.

Bu plan, ülkemizin kendi imkanları ölçüsünde özürlü vatandaşlarımıza sunulabilecek en temel ve en acil sorunların çözümü ve belli bir süreç alacak olan kurumsal düzenlemeleri içermektedir. Bu çerçevede, halen kamuda boş bulunan özürlü kadrolarının doldurulması ve istihdam politikasının yürütülmesi amacıyla 2005 yılı özürlülerin istihdam yılı olarak ilan edilmiştir. İstihdam yılı için yıl boyu sürdürülecek çalışmalar belirlenmiş ve takvim oluşturulmuştur. Tabii ki istihdam yılı derken bunu bir yılla sınırlı tutmamak gerekir; ama bu bir semboldür, bir başlangıçtır. Hedefimiz tabii ki özürlülerin bütün yıllarda, sadece 2005 yılında değil, istihdamının ön planda tutulması, mesleki becerilerinin geliştirilerek bu konuda istihdam alanları yaratılması olmalıdır.

Yine Bakanlığımıza bağlı Özürlüler İdaresi Başkanlığı, Türkiye’de yaşayan özürlülere ait genel profilin çıkarılması amacıyla alınacak kararların zemininin oluşturulması, tüm kamu ve özel kuruluşlara bilgi servisi yapmak üzere Özürlüler Bilgi Bankası oluşturma çalışmalarını da başlatmış bulunmaktadır.

Bu kapsamda bilişim teknolojilerinin modifikasyonu ve modernizasyonu çalışmaları sürdürülmekte, 2005 yılı içerisinde tamamlanması planlanmaktadır.

2005 yılına girerken, özürlü bireyleri ve ailelerini ilgilendiren tüm sorunların gerçekçi bir şekilde çözümlenebilmesi için 24. Danışma Kurulumuzun gündeminin özürlülük olarak belirlenmesi büyük önem taşımaktadır. Danışma Kurulunda konuyu tüm boyutlarıyla tartışmak, değerlendirmek ve siz değerli hocalarımızdan yapıcı önerileri hayata geçirmek üzere almak ve tabii ki yine değerlendirmek üzere burada bulunuyoruz.” demiştir.

“24. Danışma Kurulunun özürlü bireylerin sorunlarının çözümüne katkı sağlaması ve başarılı geçmesini diliyor, hepinize bu vesileyle önümüzdeki 2005 yılının hayırlar getirmesini, başarılar getirmesini diliyorum.” dedi ve katılımcılara selam ve saygılarını sunanak konuşmasını bitirdi.

Sayın Bakanımıza teşekkür edildi.

24.Danışma Kurulu toplantısına devam etmek üzere Sosyal Hizmetlerden sorumlu Devlet Bakanı Sayın Güldal AKŞİT kürsüye davet edildi.

İsmail BARIŞ (SHÇEK Genel Müdür V.), “Efendim, Sayın Bakanımızın ricası ile en tecrübeli üyemiz Sema Kut Hanımefendiyi, sevgili hocamızı Kurula başkanlık etmek üzere kürsüye davet ediyorum.” dedi.

Prof.Dr. Sema KUT (Oturum Başkanı) İsmail BARIŞ’a teşekkür ederek,

“Önce ben de hepinize hoş geldiniz diyor ve saygılarımı iletiyorum. Toplantının hepimiz için çok iyi geçmesini, hayırlı uğurlu olmasını ben de diliyorum.” dedi ve konuşmasına;

“Evet, Sayın Bakanımızı dinledik, ondan önce Sayın Genel Müdürümüz bize Danışma Kurulu hakkında küçük açıklamalar yaptılar. Hepimizin bildiği gibi, Danışma Kurulu’nun gündemi özürlüler konusu ve yine bütün dünyada bilindiği gibi, özürlüler konusunu biz irdelerken oturttuğumuz temelleri oluşturan gayet tabi ki en başta insan hakları, fırsat eşitliği, sosyal güvenlik gibi temel birtakım kavramlarla konuyu ele alıyoruz ve hepimiz de biliyoruz ki, her toplumda muhakkak özürlü olan kişiler bulunuyor. Sayın Bakanımızın ifadelerinden, biz de oldukça yüksek bir oranda özürlümüz olduğunu öğrendik. Ancak, burada başka bir şey daha öğrendik ki, doğumdan özürlülük daha düşük düzeyde, ama sonradan özürlü olmak daha yüksek düzeyde. Dolayısıyla, sonradan özürlü olmanın koşullarını daha iyi kontrol edebilme şansına sahip olduğumuz için herhalde oluşturulacak politikada buna yoğunluk vermek ve önemle üzerinde durmak gerekecek.” biçiminde devam etti.

“Şimdi ben daha fazla bir şey söylemek istemiyorum; fakat, Sayın Bakanımızın bize vermiş olduğu bilgiler doğrultusunda fikir beyan etmek isteyenler, katkıda bulunmak isteyenler ya da kendisine soru sormak isteyenler varsa lütfen onların Sayın Bakanımıza hitap etmelerini ve kendisinden öğrenmek istediklerini sormalarını rica edeceğim.

Özürlüler İdaresi Başkanımız da buradalar, kendilerinin katkılarını bekliyoruz. Sayın Bakanımız yoğun çalışmaları nedeniyle öğleden sonra aramamızdan ayrılacaklardır. Diyerek sözü Güldal AKŞİT’e bıraktı.

Güldal AKŞİT (Devlet Bakanı), “Doktor Mehmet AYSOY’un Özürlüler İdaresi Başkanı olduğunu belirterek biraz daha bu konuyu açarak bilgi verirse, soruların da ona göre daha belirlenmiş olacağını ifade etmiştir.

Mehmet AYSOY (Özürlüler İdaresi Başkanı), “Sayın Bakanım, Sayın Kurul Başkanımız, Değerli Kurul Üyeleri; sözlerime başlamadan önce saygılarımı sunarım.” diyerek konuşmasını;

“Gündemimizde olan Özürlüler Kanun Tasarısının mutfağıyla ilgili biraz bilgi vermek, biraz bilgi aktarmak istiyorum.” şeklinde sürdürmüştür.

Öncelikle bir politika aracı olarak Özürlüler Kanunu, dünyada özürlülük konusunda geliştirilmiş olan yaklaşımlardan birisi olan sosyal modele dayanıyor. Bunun altını çizmek istiyorum; çünkü bundan iki yıl önce kadük kalmış olan tasarının medikal yaklaşım ürünü olduğunu biliyoruz. Bunu nereden anlıyoruz? Genel esaslardan mevcut hükümlerdeki değişikliklere kadar bir çok alan özürlülüğe yaklaşıma göre biçimleniyor. Yani bizim özürlü konusunda politika ürettiğimiz argümanlar sahip olduğumuz teoriye göre şekilleniyor. Burada sosyal model, özürlü konusunda özürlülerin topluma tam katılımını hedef alan sosyal politika mıdır?

Burada özürlülüğün kavranması, özürlülüğün tanımlanması, özürlü konusunda yapılacak kurumsal çalışmalar bir teorik zemin içinde değerlendirilir. Buna göre bizim, bugüne kadar yapılmış olan, özürlü konusunda dünyada ortaya konulmuş olan kurum temelli yaklaşımdan ziyade özürlüleri kendi sosyal evrenlerinde; reahabilite eden, destekleyen bir modelden söz ediyoruz.” şeklinde devam etmiştir. 

“Burada şunu söylemek istiyorum: Bugüne kadar özürlülerin hep toplumdan dışlandığı, bir biçimde marjinalleştiğinden söz ettik ve bu bir gerçekliktir. Ama, dünyada özürlüler konusunda üretilen politikalar da maalesef özürlülerin toplumdan dışlanmasını pekiştirmiştir; yani özürlülere özel kurumlar yaygınlaştırılmıştır, özürlüler rehabilitasyon ve bakım başlığında toplumdan ayıklanmışlardır.

Bizim buradaki hedefimiz, özürlülerin kendi yaşıtlarıyla aynı okullara gitmesi, özürlülerin bir şekilde istihdam edilmesi, özel eğitimin değil mesleki rehabilitasyonun öncelenmesi, yani toplumda bir biçimde özürlülerin yer almasıdır.

Burada bizim yapmaya çalıştığımız temel şey, Avrupa Birliği ülkelerinde ortak dil ve standart kurallar olarak kabul edilmiş kuralların bir bölümünü kanunla ülkemize aktarmak, ama kendi sosyolojik yapımıza uygun olan düzenlemeleri öncelemek oldu.

Şimdi dünyada özürlüler kanunlarında ayrımcılıkla mücadele merkezi tema. Bizim kanunumuzda da böyle bir tema, merkezi durumda. En basitinden, şu an halihazırdaki mevzuatımızda var olan ayrımcı düzenlemeler bu tasarıyla kaldırılıyor. En basiti, özürlü olmak memur olmaya engel olmaktan kaldırılıyor. Çünkü, halen bizim 657 sayılı Devlet Memurları Kanunumuzda özürlü olmak memur olmaya engeldir; onun için özürlü kotalarından söz ediyoruz.” demiştir.

“Şimdi biz özürlülerin topluma tam katılımından söz edeceksek, özürlülerin kariyer mesleği edinebilmesi ve bürokrasi de dahil belli yerlere gelebilmelerinden söz ediyoruz” demiştir.

“Burada bizim esas yapmak istediğimiz olay şuydu: Özürlülerimiz ailelerine bağımlı bir hayat yaşıyorlar ve aileler de özürlü çocuğu sebebiyle eve bağımlı bir hayat yaşıyorlar. Önceliğimiz aile odaklı bir özürlüler politikası oldu. Bu kanunla biz aile destek hizmetlerini öne çıkardık. Nedeni; bizim ülkemizde yüzde 90’ların üzerinde bir aile dokusu söz konusu; bu, Avrupa Birliği ülkelerinde bugün yüzde 20’lerde. Yani sosyal hizmet alanında devletin öncelikli hedefi, bu kurumun yıpranmadan hizmetini sürdürebilmesini sağlamaktır. Bundan dolayı da ağır özürlülükle ilgili düzenlemeleri biz Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesindeki çalışmalara ekledik. Yani, annesini babasını kaybetmiş ağır özürlülerle ilgili bakım hizmetlerini Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü üzerinden özel sektörden karşılamak istiyoruz.

Bu aslında ülkemizde yeni bir sosyal hizmet alanı. Biz korumaya muhtaçlık üzerine Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü bünyesinde hizmet sunuyoruz; fakat benim şu an söylemek istediklerim bakıma muhtaçlıktır. Yani, dünyada yaşlanmayla birlikte öne çıkan bakıma muhtaçlık kriterleriyle biz hizmet sunumundan söz ediyoruz. Ağır özürlülerin büyük bir bölümü bağımlılık oranı yüksek olan özürlülerdir. Ama burada önemli olan bir şey daha var. Bizim mevzuatımızda sakatlık, malûllük, özürlülük birbirine girmiş, birbirini karşılayan terimler olarak kullanılır, fakat bunların genelde gönderisi homojen bir tanımdır, homojen bir özürlü tanımıdır; iş kaybına göre düzenlenmiş, sınıflandırılmış bir homojen tanım.” diyerek konuşmasını sürdürmüştür.

“Bu tanımı aşmak için biz, dünyada en son kullanılan, Dünya Sağlık Örgütünün geliştirdiği ICF modelini bu kanunda standart hale getiriyoruz. Bu model, fonksiyonların uluslararası sınıflandırılmasıdır. Yani özürlülük, artık sadece bir organ eksikliğine, iş kaybına göre değil, gündelik aktivitelere göre ölçülen bir olgu haline geliyor ve Türkiye Özürlüler Araştırması da bu konseptte hazırlandığı için yüzde 12.29’la karşı karşıyayız. Bu, dünyadaki konseptin aynısıdır. Normalde biz kendi mevzuatımızdaki özürlülük tanımıyla bir araştırma yapmış olsaydık bu oran yüzde 3 olacaktı. Çünkü, bizim mevzuatımızda fiziksel eksiklik özürlülüğü tanımlıyor.

Şimdi bu yeni bakış açısına göre yaşlanmaya bağlı özürlülükten yani nüfusumuzun yaşlanmasıyla özürlülük oranının yükselmesinden söz edeceğiz ki, bizim yaptığımız projeksiyonlarda yaşlanmaya bağlı olarak 20 yıl içinde bu oranın yüzde 15’lere ulaşacağıdır. Çünkü süreğen hastalık bölümü bu araştırmanın en önemli bölümüdür. Süreğen hastalıklar 65 yaş üstü insanlarımızda çok yoğunlaşmaktadır ve bu oran, özürlü oranında 65 yaş üstü bizde şu an halihazırda 1 milyon özürlümüz var, bu oran artacaktır.

Dünyada benzer bir artış var. Yani, Amerika Birleşik Devletlerinde bu oran yaşlanmaya bağlı özürlülüğün atışıyla birlikte, ortalama yüzde 20, Avrupa Birliği ülkelerinde yüzde 18’dir.

Şimdi, ağır özürlülükten söz ediyoruz. Yani, artık özürlülük homojen bir tanım olmaktan çıkmış, alt sınırları, alt detayları devreye girmiştir. Hafif derece, orta derece ve ağır derece özürlülükten söz ediyoruz bugün ve özürlülük de kendi içinde “ağır ve diğerleri” olarak ilk önce tasnif ediliyor.” şeklinde sürdürdü.

“Mevzuatımızda ve yönetmeliklerimizde rehabilitasyon işini biz dört özür türüne göre veriyoruz ve dört özür türüne göre rehabilitasyon hizmeti sunmaya izin veriyoruz. Bugün Başkanlığımıza gelen şu tür talepler vardır: Lösemili çocuklar için rehabilitasyon merkezi talebi vardır. Yani, malûmunuz üzere, üç yıl, üç ve altı yaş arasında çok yoğun tedavi gören bu çocuklarımız kendi yaşıtlarından kopmaktadır, tedavi dışında bir rehabilitasyon ihtiyacı hissetmektedir. Bunun için bir mevzuat hazırlamamız gerekiyor ve bu ancak Özürlüler Kanunundan sonra mümkün olacak; çünkü süreğen hastalıkların da özürlü tanımı orada var.

Artı, ülkemizde çok trajik bir sorun daha mevcuttur. Psikolojik özürlülerle ilgili hiçbir rehabilitasyon merkezimiz yoktur. Yani bugün halen insanların kafasında o “Bakırköy” imajı vardır. Hiçbir psikolojik özürlü yakını veya hiçbir psikolojik özürlü kendi isteğiyle Bakırköy’e gitmez; çünkü orası bir tedavi merkezidir. Bir rehabilitasyon merkezine ihtiyacımız var. Bu merkezlerin açılması, bu merkezlerle ilgili standartın oluşturulması da kanundan sonra Sosyal Hizmetler’in alanına girecektir. Yani bizim bugün Sosyal Hizmetler aracılığıyla yürütülen, ki halen ülkemizde tek adrestir bu Genel Müdürlük ve çok önemli bir kurumdur; etki alanını ve yetki alanını yüzde yüz artıracak ve toplumsal değişmeye paralel olarak esnek bir yönetmelik anlayışıyla, ihtiyaç olan her özür türüne göre rehabilitasyon hizmeti sunmak için standart oluşturacak. Bunu kendisi üstlenmeyecek, ama özel sektöre standart koyacak.” dedi.

“Söz verdiğiniz için teşekkür ediyorum.” diyerek konuşmasını bitirdi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), Mehmet AYSOY’a teşekkür ederek, “Özürlülük konusunda soru sormak isteyen arkadaşlarımızın sorularını alalım.” dedi ve sözü Prof.Dr.Hıfzı ÖZCAN’a bırakırken “Lütfen konuşurken isminizi ve hangi kurumu temsil ettiğinizi söyleyiniz.” dedi.

Prof.Dr. Hıfzı ÖZCAN; “İsmini söyleyerek konuşmasına başladı.

“Ben, Sayın Özürlüler İdaresi Başkanımızın konuşmasından fevkalade etkilendim, söyleyeceğim ve düşündüğüm bazı şeyleri fevkalade güzel ifade ettiler; bir takım katkılarım olur diye söz aldım.

İki konu çok senelerden beri hep bize sorulur ve hep tartışma konusu yapılır: Ne kadar kişiye hizmet götürebiliyoruz veya benden sonra ne olacak? Bu iki sorun, devamlı şekilde karşımıza çıkan bir olay olarak hep tartışılmıştır.

Ne kadar kişiye hizmet ediyoruz’u kurumlar bazında çok iyi cevaplandıramıyoruz. Falanca yerde bir kurum kuruyoruz, filanca müesseseyi kuruyoruz, şu kadar özürlüye bakıyoruz, bu kadarını yatılı yapıyoruz, bu kadarına rehabilitasyon yapıyoruz; ama o kurum, kurum olarak kalıyor.

Bakınız şöyle bir kavram belirdi. Ben Sayın Özürlüler İdaresi Başkanımızın konuştuklarıyla paralel hissettim bu kavramı. Bu kavramın adı “yaygın toplumsal rehabilitasyon.” Bunu uluslararası dilde ortaya atanlar “community based rehabilitation” diye isimlendiriyorlar. Bunun teklifçisi ve projelendiricileri de uluslararası teşekküller; mesela uluslararası işçi örgütleri, çalışma örgütleri (ILO, UNESCO, Dünya Sağlık Teşkilatı.). Bunlar 1994 yılında hazırlanmış, neşredilmiş projeler.

Yaygın toplumsal rehabilitasyonun ana amacı, kurumsallaşmaktan toplumsallaşmaya doğru gitmek ve bu kurumsallaşmaktan toplumsallığa doğru gidince toplumun rehabilitasyonu ve bu türlü konularda, özürlülerin ister rehabilitasyonu olsun ister onların şu veya bu biçimde eğitimi olsun her türlü ihtiyaçlarına toplumsal olarak entegre olması.

Tabi, Türkiye’mizde geçmişi fevkalade şerefle anılacak bir “sosyal hizmetler” kavramı var; Çocuk Esirgeme Kurumunun ismini de içine alarak belirli bir zamanda çıkarılmış bir yasayla Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu oldu. Ama ben, 30 seneden beri, ta Nedim Coşkun Beyden beri takip ettiğim bu güzel çalışmanın gittikçe çok daha büyük sorumluluklar üstlendiğini, çok daha büyük konulara el atmak mecburiyetinde kaldığını, kendisinden daha çok şeyler istendiğini, çeşitli protokollerle çeşitli kurumlara koşmaya çalıştığını görerek doğrusu hem dehşet içinde kalıyorum, hem de bu kuruma nasıl bir toplumsal  yardım yapılabilir diye düşünüyorum.

Bu yaygın toplumsal rehabilitasyonu, bakınız dostlarım, ana projede esaslar Sayın Başkanımızın ifade ettiği şeylerde var. Ama bakınız, Çin’de, Güney Afrika Cumhuriyetlerinde, Mozambik’te Kenya’da Vietnam’da bu konuya kulak kabartılarak hayli mesafe alındığına dair raporlar var.

Şimdi yaygın toplumsal rehabilitasyonda kurumlarla olan mukayesesinde çok ilginç bir şey de dikkatimi çekti, size onu söyleyeceğim. Bakınız, kurumsal temelli bir rehabilitasyon ve yaklaşım tıbbi model içeriyor, diğeri toplumsal temelli olanı sosyal model içeriyor, bizim için daha önemli. Kurumsal temelli de normalizasyon amaçlı bir çaba sarf ediliyor, ama toplumsal entegrasyon olduğu zaman bir entegrasyon ve bir liberasyon kavramı ortaya çıkıyor ve multidisipliner bir yaklaşımla kurumsal çalışmalar ister istemez oraya hapsoluyorlar. Halbuki toplumsal olan multisektöryel oluyor. Nitekim “özel sektör” telaffuzunda bulundular, hakikaten öyle. Özel sektörün temellerinde şüphesiz, benim de temsil ettiğim sivil toplum örgütleri var, sivil toplum örgütlerinin birbirleriyle rekabetleri var, “Ben bu işi daha iyi yaparım, ben bu işi daha iyi yaparım” diye bir sektörleşmesi var.

Sivil toplum örgütlerinin, devletin çok büyük masraflarla yaptıklarını daha kolaya ve daha ucuza doğru götürme imkanları var. Devletin, büyük binalar, büyük iş yerleri, büyük kadrolara maaş ödemek, işletme masrafları v.b. mükellefiyetlerinin hemen yanı başında onu kolaylaştıran multisektöryel  yardımları olabilir. Dar kapsamlı ve derin bir kurumsal temel çalışması yerine yaygın ve yüzeysel, pahalı ve ucuz, çok uzman gerektiren bir kurumsal yapının karşısında, az sayıda görevlinin pekala birçok işi birden yapabilmesi ve daha çok insana ulaşabilme. İşte o zaman şu cevabı verebiliyoruz: Kaç kişiye hizmet veriyoruz? Cevap: Ulaştığınız zaman çok kişiye hizmet veriyorsunuz. (ya da ulaştığınız kadar kişiye hizmet veriyorsunuz.)

1970’li yılların sonunda İngiltere’de, benim ilgilendiğim bir özür grubu için bir sosyete gelişti. SPO, okyanus aşırı örgüt. Çin’e kadar, dünyanın birçok yerine kadar, hatta bizi, Türkiye’yi ve Portekiz’i de pilot bölge olarak alan, ülke içlerine ve ülkedeki özürlü grupların içlerine girecek teşkilat ve sistemler kurulmak için çaba harcandı.

Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğünün o zamanki kadroları bunu çok iyi bilirler; bazı kadro ve bazı araç gereç vesaire yüzünden o proje çok gerçekleşemedi. Ama istersek, yaygın toplumsal rehabilitasyon kavramı içinde bir çok kişiye, çok ucuz ve çok yapıcı olarak ulaşabiliriz.

Böyle bir konuyu telaffuz ettiği için ve böyle bir projeye emek sarf ettiği için kendisine teşekkür ediyorum; bu konuda müteaddit sohbetlerde ve de müteaddit fikir alış verişlerinde bulunmalıyız.” dedi ve teşekkür ederek konuşmasını bitirdi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), teşekkür ederek söz hakkını Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu Başkanı Prof.Dr.Sadık TURAL Bey’e verdi.

Prof.Dr.Sadık TURAL, İsminin Sadık Tural, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı olduğunu belirterek konuşmasına başladı.

“Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun dört bağlı kuruluşu var. İkisini Atatürk’ümüz kurmuş, Dil ve Tarih Kurumları, diğerleri 1982’de eklenmiş, Araştırma Merkezi ve Kültür Merkezi.

Bugün burada verilecek hizmet bakımından üç ayrı noktayı ifade etmek üzere huzurunuzdayım.

Birincisi, Türkçe Sözlüğü yeni baştan, yaklaşık üç senedir elden geçiriyoruz ve madde başlarıyla birlikte 570 bin kelimelik yeni dev bir Türkçe sözlük elimize geçiyor. İşte bu noktada özür, özürlü kavramlarının doğru tanımlanmış olması ve insanların ötelenmiş dışlanmış olmaktan doğan kırgınlığını giderecek birtakım kavram boyutlu kelimelere ulaşmamız için hem Özürlüler İdaresi Başkanlığını, hem de Genel Müdürlüğümüzü bize yardıma ve desteğe davet ediyorum.

İkincisi; bu yıl ilk defa Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulunun dışında, Türk Dil Kurumumuzun bünyesinde Türkçe’nin eğitimi ve öğretimi adıyla bir ayrı çalışma grubu oluşturduk. Bu çalışma grubunun içerisinde, benim Almanya’daki öğrenimim sırasında karşılaştığın, bana göre dikkate değer, bana göre ülkeme getirilirse beni de mutlu edecek, hem konuşma özürlüler, hem de duyma özürlüler için milli projeksiyonlu, milli anlayışla temellendirilmiş yeniden eğitim ve dil kazandırma projeleri.

Bununla neyi kastediyorsunuz? Dünyanın her tarafında işaret dili kendi dillerinin, kendi kültürlerinin tabii bir sonucu olmak üzere oluşuyor ve gelişiyor. Bunu ilk defa Hindistan asıllı bir bilgin bize problem olarak getirdiğinde doğrusu çok etkilendik. Diyordu ki, daima Avrupa ülkelerinin yahut Amerika’nın kavram anlayışına göre biçimlenmiş bu işaret dili, milli anlayışları bütünüyle dışlamıştır, hele hele doğulu ve uzak doğulu halklar bu konuda dışarıda kalmıştır.

İşte biz işaret, resim ve genel dil ilişkisi başta olmak üzere ulusal işaret dilinin yaratılması konusunda, hem Milli Eğitim Bakanlığımızın ilgili birimlerinin, hem de kabul ederlerse eğer Özürlüler İdaresi Başkanlığının da, SHÇEK’in de bu çalışma grubumuza temsilci göndermesini isteriz, bekleriz.

Özürlü olmak hiç kimsenin kabullenmeyeceği ve istemeyeceği bir şeydir; ama bu psikoloji doğru değildir. Gerçeği kabul ettiği zaman insanlar, çözüme ulaşmanın yollarını ararlar. Devlet Planlama Teşkilatının yaptığı bir araştırmaya göre yüzde 12 oranında olduğu söylenen özürlülerin doğru sınıflandırılması, doğru tanımlandırılması gerekmektedir. Hem Sayın Genel Müdürün, hem değerli Bakanın verdiği bilgilerden anlaşıldı ki, özürlülere nasıl mali kaynak bulunacağı ciddi bir sorundur. Bu kıt kaynaklar dünyasında yaklaşık yüzde 12’lik bir dilime, hem de bir kısmı bağımlı bir dilime yepyeni kaynağı devlet adına devlet bütçesinden oluşturmak kolay değil.

O zaman ne yapmalı?

Hem Özürlüler İdaresi Başkanlığı, hem Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, doğrudan ev sahibi ve işin takipçisi; ama Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı da, Milli Eğitim Bakanlığı da, Vakıflar Genel Müdürlüğü de, o işten ayrı bir devlet bakanlığı sorumlu olsa da Sosyal Yardım Fonumuz da bu işle ilgilidir.

Artık zenginlerimizin okul yaptığı kadar, ilkokul, ortaokul, lise yapma hevesine düştüğü kadar, bu alana ait hizmet binaları yaptırmaları özendirilmeli ve bu konuda teşvikleri artırmalıyız. Eğer insanlar bağımlı insanlara yaptıklarıyla gündeme gelirlerse, onların alkışlandığını görürlerse, okul yaptırdıkları gibi hem rehabilitasyon merkezleri, hem hizmet merkezleri yaparlar diye düşünürüm. Benden önce söz alan Beyefendinin çok güzel ifade buyurduğu gibi, tıbbi olan ayrı bir alandır, ama asıl olan bir enerji, daha doğrusu sinerji yaratmaya mecbur olduğumuz alan sosyal alandır, o da gönüllülerin alanıdır. O gönüllüleri harekete geçirecek, evvela üniversiteyi bu yöndeki projeleri hazırlamak üzere, sonra çeşitli iletişim kurumlarını, televizyonları, radyoları, sonra da topyekûn insanların yüreklerinin ortaya konulması gerektiği alanı göstermek.

Bu konuyu arz etmek istemiştim.

Saygılarımı sunuyorum.” sözleriyle konuşmasını tamamladı.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Gerçekten özürlülük konusu son derece boyutlu ve çok düşündürücü bir konu. Özürlülere hizmet götürürken muhakkak ki tek bir kuruma bağlılık da söz konusu değil. Çünkü biz insanla ilgiliyiz; dolayısıyla o insanın her türlü ihtiyacına cevap verecek nitelikte bir hizmet götürmek zorundayız. Onun için zaten çağımızın da önerdiği ekip çalışması ve yine çağımızın son derece gelişen iletişim koşulları bu alanda bize, sizin de söylediğiniz gibi çok büyük yol göstericiler olacaktır. Çok teşekkür ediyoruz diyerek sözü Devlet Bakanı Güldal AKŞİT’e verdi.

Güldal AKŞİT (Devlet Bakanı), “Ben Atatürk Dil Tarih Kurumu Başkanımıza teşekkür ediyorum.” diyerek konuşmasına başladı.

“Hakikaten çok farklı bir pencereden baktı, çok önemli hususlara değindi. Bunlardan birisi işitme engelliler konusunda oluşturulması gereken ulusal dildi. Burada çok büyük noksanımız var, bunu özellikle açmak isterim. Bizim en zor ulaşabildiğimiz ve en dezavantajlı grubu işitme engelliler oluşturuyor. Çünkü bu alanda bir ortak dil yok. Dil olmayınca da eğitim alınamıyor; eğitim olmayınca maalesef konuşma imkanlarından zaten kısıtlılar, işitme imkanlarından kısıtlılar, dolayısıyla bir de algılama kısıtlılığı yaşanıyor, dolayısıyla zihinsel gelişim de kısıtlı hale geliyor. Onun için benim özellikle ricam, bu konuda çok hızlı bir çalışmanın yapılması yönünde olacak. Bir an evvel eğer ülkemizi bu konuda bir ortak dile kavuşturabilirsek, büyük bir kitleye hakikaten önemli bir hizmeti götürmüş olacağız. Çünkü, mevcut şu andaki işaret diliyle de hiçbir alanda eğitim alamıyorlar. Bu konuşmaları kelime olarak öğreniyorlar, ancak kelime sayısı çok kısıtlı. Yanlış ifade etmiyorum değil mi Mehmet Bey, uzmanlık alanımız değil tabii ki ama, bunları duydukça inanın ben de şaşkınlığa düşüyorum. Dolayısıyla, çok kısıtlı kelimeyle hayatlarını idame ettirmeye çalışan, bunlar ki kendilerini şanslı sayıyorlar, iyi kötü işaret diliyle anlaşıyoruz diye; bunu bile biz yeterli görmüyoruz. Bu nedenle kısa zamanda -bu konuya değindiği için teşekkür ediyorum- ulusal bir dile, hatta uluslararası anlamda kullanılabilecek bir dile bizim bir an evvel kavuşmamız gerekiyor; işitme engeli konusunda bu çok önemli. Ortak dile kavuşmak gerçekten hepimizin en büyük arzusu.” dedi ve tekrar teşekkür ederek konuşmasını bitirdi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), teşekkür ederek, Doç.Dr.Ertan KAHRAMANOĞLU’na söz hakkı verdi.

Prof.Dr.ERTAN KAHRAMANOĞLU, “Ben Ertan Kahramanoğlu; saygıyla selamlarım.” diyerek konuşmasına başladı.

“Özürlüler İdaresi Başkanı Mehmet Beyin çok güzel ifade ettiği Özürlüler Yasası taslağındaki esaslarla ilgili bir sorum ve bir önerim var.

Gerçekten ağır olarak nitelendirilen özürlülerin bakımı son derece önemli. Bugün bu özürlülerin bakımını bir oranda Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu 2828 Sayılı Kanun gereğince üstlenmiş, ama esas sorumluluk aile üzerinde kalmıştır.

Ailenin desteklenmesi ve aileye özürlülerinin bakımı ve topluma kazandırılması açısından gerçekten yardımcı olunması son derece önemli.

Şimdi dikkatimi çeken bir husus oldu. O da, Mehmet Beyin ifadesinde, özellikle ağır özürlülerin bakımının SHÇEK’ten özel sektöre kaydırılacağı konusu.

Sadece ağır özürlülerin değil, özürlülerin bakımı ve rehabilitasyonu son derece pahalı bir iş ve bu iş özel sektöre kaydırıldığında giderleri kim karşılayacak? Eğer, bunun giderlerini aile karşılasın dersek, zaten hepimiz de biliyoruz ki, bu tür özel ihtiyaç gruplarının, yani bu bakım hizmetini alacak olan kesimlerin, yoksul kesimler olduğunu biliyoruz.

O halde, eğer devlet de yavaş yavaş elini çekecekse SHÇEK kanalıyla, bunu özel sektöre devredeceksek, o zaman satın alma gücü olan aileler bu hizmeti satın alacak demektir. Halbuki bu, hep birlikte biliyoruz ki çağdaş devlet anlayışına da aykırı. Devlet mutlaka bu sistemi etkili bir şekilde kurmak zorunda. Bunun için de iki finansman kaynağı var. Bunlar ya devletin doğrudan ya da dolaylı vergiler yoluyla aktardığı kaynaklardır. Örneğin; Özürlüler Vergisi adı altında yeni vergiler koyarak bunu sağlayabiliriz ki bu tabii tartışmalı bir konu. Zaten yüksek vergiler altında oldukça geniş kesimler itibarıyla biraz sıkıntılı bir durumdayız; dolayısıyla bir başka yol da aramamız gerekir. Bu yol, modern çağdaş sosyal güvenlik sistemi içinde aranacak bir yoldur diye düşünüyorum.

Sosyal güvenlik sisteminde hastalık, yaşlılık, ölüm gibi klasik risklerin karşılanmasının yanı sıra, toplumun özelliklerinden kaynaklanan yeni riskler de sosyal güvenlik sisteminin konusu olmaya başladı. Bunlardan birisi bakım sigortasıdır.

Bakım sigortası 1995 yılında Almanya’da devreye girdi ve 9 yıldır Almanlar bunu uyguluyorlar. Türkiye’de de bakım sigortasını kurmak söz konusu olmalıdır. Hele hele devletle toplumun ve özel sektörün birlikte hareket etmesini öngörüyorsak, devlet bu bakım sigortasını, özürlüler ve bakıma muhtaç yaşlılar açısından kurmak zorundadır; çünkü bu, kolektif yardımlaşmanın çağdaş bir anlayışını ifade etmektedir.

Tabi, bakım sigortasının çeşitli teknik ayrıntıları var. Bakım sigortasında sigorta prime dayalı olduğuna göre primi kim ödeyecek? Tabi , değişik prim ödeme yöntemleriyle sorun çözülebilir ve hizmeti sunanla hizmeti alan arasındaki ilişkinin bakım sigortası kurulması suretiyle oluşturulması, tahmin ediyorum sorunun çözümü açısından önemli bir adım olur.

Değişik konulardaki fikirlerimi bugünkü oturum boyunca ifade etmeyi düşündüğümü belirterek saygılar sunuyorum.” diyerek konuşmasını bitirmiştir.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Sayın Kahramanoğlu’na teşekkür ederek, Sayın Başkanımızın bir açıklama yapması söz konusu olacak gibi düşündüm.” diyerek sözü Güldal AKŞİT’e bıraktı.

Güldal AKŞİT (Devlet Bakanı) “Mehmet Bey, bu konuyu biraz açmanız gerekecek. Ama, Sayın Kahramanoğlu’na da teşekkür ediyoruz; çünkü Sayın Kahramanoğlu bizim yapımızı gayet iyi biliyor, Şûra’da da hakikaten çok değerli katkıları olmuştu, önemli bir konuya değindiniz. Mehmet Bey sürpriz yapmak istiyor herhalde, az önce bunu açıklamadı.” İfadesini kullandı.

Mehmet AYSOY (Özürlüler Dairesi Başkanı), “Hocam, o konuda haklısınız, ben tabi ayrıntıya giremedim.” diyerek konuşmasına başladı.

“Bizim ağır özürlü konusunda yasal düzenlememiz sosyal güvenlik kapsamı dışında olan özürlülerle ilgili. SHÇEK bünyesine süreç içinde almak zorunda kalacağımız, sırada olan özürlülerimiz var, fakat Kurumun kapasitesi dolu. Annesini babasını kaybetmiş, sokakta kalma riski taşıyan, bir anlamda da ölüm riski taşıyan özürlüleri ilk etapta alabilmek için, sosyal güvenlik kapsamı dışında kalan ağır özürlülere böyle bir düzenleme getirdik ve genel bütçeden bütçelendirilecek ve üç yıl içinde genel bütçeye yükü 850 trilyon olacak. Bunun alt yapısı için Özürlüler Kanun Tasarısı üzerinde 15 aydır çalışılıyor. Esas çalışma yaptığımız alan, yüzde 1’lik bir prim kesintisiyle diğer özürlülerimize bakım için sigorta sistemine geçilmesiydi. Konuyla ilgili çok fazla çalışmalar var, yani sosyal güvenlik kurumlarının birleştirilmesi ve genel sağlık sigortası sistemine ilişkin çalışmalar ve bu çalışmalara bizim bakım sigorta sistemiyle katkılarımız oldu. Özürlüler Kanun Tasarısıyla ilgili gündeme ilk kez konuyu taşıdığımızda, Türkiye’de bakımın bir an önce özürlülük alanında başlaması gerektiğini söyledik. Çünkü bizim elimizde şöyle bir harita mevcut; ülkemizde 8 milyondan fazla özürlü var, bunların yüzde 41’i 65 yaşın üzerinde ve bizim bu kitleye hemen bir hizmet sunmamız gerekiyordu, bakım sigorta sistemini onun için çalıştık. Almanya’daki sisteme de, Hollanda’daki sisteme de baktık ve kendi ülkemizde bakıma muhtaçlık kriterini ileri analizle çözümlemeye çalıştık. Özürlülerde bağımlılık oranı en yüksek olan ağır özürlülerin potansiyelini hesap ettik ve sonuç 200 bin kişi olarak çıktı. Eğer biz biraz imkan sunarsak, 200 bin kişiye bakım hizmeti sunmamız gerekiyor, ama bunların ağır özürlü olan oranı 100 bin. Şu an halihazırda 100 binlik bir potansiyel var. Biz bunu özel sektörden hizmet satın alarak kısa vadede çözmek istiyoruz. Çünkü şöyle bir sorunla karşı karşıyayız: Türkiye’de sosyal hizmetin tek adresi olan Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü nereye kadar hizmet alanını genişletecektir? Bence şu an sınırdadır. Artık, bir yandan da ulaşamayacağı diğer hizmetlere hizmet satın alarak ve denetleyerek yönelmelidir ve bu harcamalar Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğünün bütçesine gelecektir. Yani Genel Müdürlük, ruhsat verdiği ve denetlediği özel sektöre parayı da ödeyecektir. Yani tam denetimden söz ediyoruz; bu ciddi bir etki alanı demektir. Teşekkür ederim.” diyerek konuşmasını bitirdi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Efendim çok teşekkürler. Herhalde bu önemli bir konu ve önümüzdeki saatlerde sanıyorum tartışılmaya ihtiyacı olan bir konu olarak tekrar gündeme gelecektir. Çünkü biz, ağır özürlüler için yaşam kalitesinin en iyi biçimde olmasını temin etme çabası içindeyiz, bunu hangi yolla nasıl gerçekleştireceğimiz gayet tabi ki tartışmaya açık bir konu olacaktır.” diyerek teşekkür etti ve sözü İsmail BARIŞ’a bıraktı.

İsmail BARIŞ (SHÇEK Genel Müdür V.), “Efendim, ben bir katkı yapmak istiyorum.” ifadesini kullanarak konuşmasına başladı.

“Ertan Beyin sorusuna, aynı zamanda açıklamalara katkı anlamında söylüyorum; özürlülere devletin sosyal onuru olarak bakmak gerekiyor. Dolayısıyla, devletin sosyal özürü konumunda bulunan insanlara yapılacak hizmetin kaynağını devlet behemehal bulmalıdır. Bunun için de, imkanı olmayan ailelere hiçbir yük getirmediği gibi ailelerin de gelişmesi için katkı da sağlamalıdır. Sosyal devlet ilkesi bunu gerektiriyor. Bu yüzden, şu anda kısmen yapılan SSK, Emekli Sandığına bağlı vatandaşlarımızın özürlü çocuklarına karşı nasıl bir ödeme yapılıyorsa ve bunun karşılığında bir prim de ödenmiyorsa, dar gelirli insanların özürlülerine karşı da devlet hiçbir prim almadan bu hizmeti yapmalıdır. Ama bunu SHÇEK’i büyüterek, şişirerek gerçekleştirmenin çağdaş yaklaşımlara pek uygun düşmeyeceği kanaatiyle hizmet alımı şeklinde gerçekleştirilmesi gerektiğini, Mehmet Beyin de söylemiş olduğu gibi SHÇEK’in çok ciddi boyutta hizmeti denetleyen ve kaynak oluşturan, norm koyan, standart belirleyen bir konuma çekilmesinin daha uygun olacağını düşünmekteyiz. Teşekkür ederim.” dedi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Sayın Genel Müdüre çok teşekkür ediyoruz. Bu konuya da getireceğiniz başka bir konu hakkında görüş bildirmek isteyen veya soru sormak isteyenleri bekliyoruz efendim.” dedi.

Güldal AKŞİT (Devlet Bakanı), “Burada bir şey de ben ilave etmek isterim.” diyerek konuşmasına başladı.

“Geçtiğimiz yasama dönemi içinde, bazı kolaylıklar getirilmesi anlamında yasal düzenlemeler yaptık. Eğitimde ve sağlıkta olduğu gibi, Sosyal hizmet kuruluşlarına yapılacak her türlü ayni-nakdi yardımları, bağışları, bakım onarım gibi her türlü gideri vergi matrahından düşebileceklerini yasalaştırdık. Özürlülerle ilgili rehabilitasyon merkezleri, bakım merkezleri de bundan istifade edebilecek durumdadır. Bu yönde de kuruluşlarımıza katkı almak suretiyle özel sektörü, hayır severleri işin içine dahil etmeyi düşündük.

Bir başka söylemek istediğim husus, Sayın Kahramanoğlu’nun sorusuna biraz da değinerek; devletin üstünden böyle bir sorumluluğu atmak gibi bir niyeti asla yok. Devletin, özel rehabilitasyon merkezlerinin verdiği hizmetlerden Sosyal güvenlik şemsiyesi altındaki kişilerin yakınları, çocukları zaten istifade ediyorlar. Bir tek BAĞ-KUR’lu olan ailelerin çocukları, yakınları bundan mahrumdu. Fakat şu anda bir çalışma yapılıyor, yasal düzenleme tamamlanmak üzere. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca; bütün sosyal güvenlik kuruluşlarının bir şemsiye altında toplanması, yani gerek Bağ-Kur olsun, gerek Sosyal Sigortalar Kurumu olsun, gerek Emekli Sandığı olsun. Bu çalışma bitirildiği zaman, biz bunu kendi yasamız içinde değerlendirelim, BAĞ-KUR’lular için de bir düzenleme getirelim dedik. Fakat, sonra düşündük ki, bir yasal düzenleme yapılırken bunu sağlıklı kişiler için ayrı, engelliler, özürlüler için ayrı yapmanın bir mantığı yok, hepsi nihayetinde bu ülkenin vatandaşı. Yapılan bir yasal düzenleme herkes için bağlayıcı ya da kazandırıcı olacaktır dedik. Dolayısıyla, bu yasal düzenleme gerçekleştiğinde BAĞ-KUR’lu, Sigortalı ya da Emekli Sandığı mensubu olsun, ne olursa olsun herkes bu haklardan eşit yararlanacağı için yeni bir yasal düzenlemeyi yasa içinde yapmaya gerek görmedik ve bu noksanlığı da, yani devletin bu konuda vereceği desteği de bu kapsamda çözümleyebileceğimizi düşündük. Onun için, devletin kaçmak değil, tam tersine sosyal hizmetleri  daha sağlıklı ve daha koruyucu bir yapıya oturtmak gibi bir niyeti var. Ama burada yapılmak istenen, Mehmet Beyin ve Genel Müdürümüz İsmail Beyin de ifade ettiği gibi, hizmet alımı yoluyla, özel sektörün de desteğini almak suretiyle biraz daha işi kolaylaştırmak, kapsamını genişletmektir.” demiştir.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), Teşekkür ederek, küçük bir katkıda bulunmak istediğini belirtmiştir.

“Bugünkü ve ileriki çalışmalarımızda, özürlüler politikasını tartışırken, önlemler kısmına yoğunluk vermemiz gerekecektir. Mümkün olduğu kadar ağır özürlü olanların sayısını azaltıcı önlemler alınmasının da çok önemli bir konu olduğunu düşünüyorum. Çünkü, Sayın Kahramanoğlu’nun da söylediği gibi bu bakım hizmetlerinin tabi ki maliyeti çok yüksek. Dolayısıyla, bugünkü teknoloji ve ilerleyen tıp, bir yerde ağır özürlü sayısının azalmasına da imkan sağlayabiliyor. Genetik açısından olaya yaklaşırsak, kendi toplumumuzda uygulanan bir takım uygulamalar ve geleneksel uygulamalara da bakacak olursak ya da işte trafik sorunu vesaire vesaire, bunların önlenebilecek nitelikte olanlarına eğer biz ağırlık verirsek, kuşkusuz ağır özürlü dediğimiz grubu da küçültme imkanına sahip olma şansımız olacaktır diye düşünüyorum.” demiş ve teşekkür ederek söz hakkını Prof.Dr.Türkan SAYLAN’a bırakmıştır.

Prof.Dr.Türkan SAYLAN, “Gerçekten çok önemli konulara değiniyoruz. Ben bir hekim olarak neden bu ülkede özürlü üretiyoruz, belki bu konuya öncelikli değinmemiz gerekir diye düşünüyorum.” ifadelerini kullanarak konuşmasına başladı.

“Türkiye’de akraba evlilikleri diye büyük bir sorunumuz var. Yani özürlülerin neden özürlü oldukları çok önemli.

Gebelik kontrollerinin yeterli yapılmaması bir nedendir. Geçen hafta Urfa’da bir profesör, eşi öğretmen, üniversitelerde yaşamışlar, evlerinde 30 yaşında, fenül ketenürülü ve 2 yaşında çocuk zekasıyla bir çocuk büyütüyorlar. Onlar da diyorlar ki, biz öğretim üyesi olduğumuz halde nasıl bu çocuk doğdu ve nasıl farkında olamadık?

Dolayısıyla, biz eğer özürlü üretmeye devam edeceksek, ne kadar genişlersek genişleyelim sorununun önünü alamayız. Önlenebilir özürlüler çalışmasının mutlak yapılması lazım. Üniversitelerin, Sosyal Hizmetler’in ve de toplumda bu konuda çalışan sivil toplum örgütlerinin, devlet politikası olarak devreye girmesi gerekir.

Sizin biraz evvel söylediğiniz, trafik: Trafik kader değil, trafik kazası geçirmiş ve sakat olmuş, özürlü olmuş insanların sayısının ne kadar çok olduğunu görüyoruz. Dünyanın belki gelişmiş hiçbir ülkesinde olmayan şekilde bir trafik kazası ya da afetlerden özürlü olanlar var. Bütün bunların önlenebilir özürler olduğunu düşünüyorum. Önlenebilir özürlülüğü önlemek için çok büyük bir çaba gösterilmesi gerekir.

İkincisi; birçok bakım evleri, yaşlılar için çok güzel huzurevleri, hatta çok lüks derecede yapılıyor ve herkes bir şeyini bağışlıyor. Özürlülerin bir grubunun aileleri olabilir, katkıda bulunabilirler. Onun için belki bir özel girişim... Mesela şimdi benim vermiş olduğum örnekteki gibi, anne baba diyor ki, biz ölürsek her şeyimizi bırakabiliriz, ama 30 yaşındaki bu çocuğumuzu nereye bırakacağız? Her şeyimizi vermeye hazırız.

Belki de bu örnekler uç gibi gözükebilir, ama bu da bir çözümdür. Bu tip yapıların kurulmasıyla belki bir miktar da imkanları olmayanlar alınabilir, belki bunu, hani özel teşebbüs dediniz, gönüllü kuruluşları teşvik ederek devletin yapması sağlanabilir.

Yine Genel Müdürümüz söz ettiler; hayattan örnek vermek isterim; Almanya’da yaşayan iki torunum var. Bunlara anneleri okul aradığı zaman, çeşitli okullar var biliyorsunuz, öyle bir sınıfa verdiler ki; 20 kişilik, 17’si normal çocuk, bir tanesi görme engelli, bir tanesi ortopedik özürlü, bir tanesi “dawn” sendromlu ve bu çocuklar 5 sene boyunca birlikte okudular. Bir gün torunumun, sakat, özürlü bir teyzeyi karşıdan karşıya geçirdiğini gördüm, inanamadım. Bu çocuk nereden eğitim aldı diye düşündüm. O beş yıllık eğitimde bunlar, bütün partilerinde, gezilerinde o özürlü arkadaşlarıyla birlikte olmadan hiçbir şey yapamaz hale gelmişler ve müthiş bir entegrasyon olmuş. Bu çocukların hayatlarındaki özürlülere davranışları tamamen değişmiş. Ben özürlülerin entegrasyonunun okul öncesinden başlaması konusunda çok istekliyim, bu sayede insanlar özürlülere daha rahat bakabilirler diye düşünüyorum.

Özürlüler hepimizin sorunu, hepimiz her an özürlü olabiliriz veya özürlüyüzdür de. Ama bakış açımızı mutlaka değiştirmemiz gerekiyor. Aile içinde bile saklanan özürlüler var; yani dışarıya çıkartılmayan, bundan sanki utanç duyan aileler var. Bu konuda çok büyük çalışmalar yapılabilir.

Dünyanın gelişmiş ülkeleri, gönüllü kuruluşlara olanak tanıyarak bu sorunu çözmüşlerdir. Her mahallede sokak çocukları için bir yer vardır; devlet onun finanmanını sağlar, temel elemanını verir, ama bütün işi gönüllüler yapar. Bu bir nevi hizmet satın alma şeklindedir. “Biz orada para verip alacağımız şeyleri gönüllülerden hizmet alarak yapıyoruz, özürlülere yer veriyoruz, bilgisayarını, telefonunu, temizlik elemanını, ama diğer işleri onlar yapıyor” diyorlar. Dolayısıyla, hani bir çırpınma içindeyiz devletle, 5072 sayılı bir de yasa çıktı, bir sürü şeyi allak bullak etti. O yasa nasıl düzeltilecek, hastane hizmetleri nasıl devam edecek? Biz entegrasyon olsun derken böyle bir ayrımcılık ortaya çıktı. Biz hep cezalandırmayı ön plana alıp kötülükleri engellemek için bütün iyilikleri de sıfırlarız, öyle bir yöntemimiz de var. Bundan da vazgeçerek bakış açımızı değiştirmek zorundayız.

Türkiye hep 35 dereceden bakmaya alıştı, 360 dereceden bakmayı öğreneceğiz diye düşünüyorum. Bu da bizim için özürlülerle ilgili çalışmalar konusunda çok büyük bir açılım olacak. Bakış açımızı genişleterek, olanakları birleştirerek ve fikirleri alarak çözmeliyiz, ama sadece yasalarla, yönetmeliklerle olan bir iş değil bu. İnsanların gönüllülüğünü de nasıl devreye sokacağımızı bilmek, onları dinleyerek onların önünü açmak zorundayız. Avrupa Birliği istesek de istemesek de bize bunu getirecek. Keşke bugüne kadar kendi açılımlarımızı yapabilseydik. Ama her şeye rağmen bundan sonra çok daha büyük gelişmelerin olacağını düşünüyorum.

Sözlerimi bitirirken, biz özürlü üretmemek için ne yapmalıyız? Öncelikle, biliyorsunuz bir ailede üç tane aynı hastalıktan birey olabiliyor. “Birisi öyle oldu, ikincisi belki iyi olur, üçüncüsü belki iyi olur” diye arayış içerisinde üç tane, dört tane aynı tipten akraba evliliği özürlüleri veya dominant özürlülükler üretiyoruz. Bundan da vazgeçmemiz için gerçekten hep birlikte bir çözüm üretmeliyiz diye düşünüyorum. Teşekkür ederim.” diyerek konuşmasını bitirdi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Çok teşekkür ederiz Sayın Hocam. Sizin bu konularda çok engin deneyimleriniz var, gayet tabi ki toplantı boyunca önerilerinizi hep alacağız.

Sayın Başkanın ifade ettikleri aile yaklaşımı, gerçekten özürlülük açısından çok önemli. Şimdi Hocamız da ifade ettiler, özürlüyü saklamak... Bu saklamak duygusu daha çok suçlanmak gibi oluyor. Yani, “neden benim özürlü çocuğum oldu” diye ailenin suçlanması gibi çok sıkıntılı bir durum yaşadığı muhakkak. Onun için aile odaklı özürlülere yaklaşım, herhalde bizim için pek çok sorunun çözümü olacaktır diye düşünüyorum.” diyerek konunun önemine dikkat çekmiştir ve söz hakkını Devlet Bakanı Güldal AKŞİT’e vermiştir.

Güldal AKŞİT (Devlet Bakanı), “Ben Sayın Saylan’ın söylediklerine bir iki cümleyle katkıda bulunmak istiyorum, daha doğrusu önemini vurgulamak istiyorum.” diyerek konuşmasına başladı.

“Bunlardan birisi gönüllülük konusudur. Gönüllülük sadece özürlülerle ilgili alanlarımızda değil, Sosyal Hizmetler’in tamamını ilgilendiren ve ağırlık verilmesi gereken bir konudur. Ben her fırsatta, özellikle üniversitelerimizden bunu yoğun bir şekilde talep ediyorum. Çünkü üniversite gençliği, genç, dinamik ve güzel bir model. Bizim kurumlarımızda, gerek özürlü, gerek yaşlı, gerekse çocuk olsun, üniversite gençliği güzel bir model oluşturacaktır ve bu iki taraflı bir kazanım sağlayacaktır. Bizim kurumlarımızla yakın irtibat halinde olmaları, çalışmalarının bir kısmını bize ayırmaları halinde hem üniversite gençliğinin sosyal bakımdan gelişimi, topluma sosyal uyumunun artırılması, hem de bizim kurumlarımızda yaşayan, yetişen, bakılanların onları güzel bir örnek olarak görüp, model almaları sağlanabilir. İşte bu iki yanlı fayda sağlayacak çalışmanın bence bir an evvel başlatılıp geliştirilmesi lazım. Onun için ben tüm akademisyenlerimizden karşı karşıya geldiğim her ortamda bunu talep ediyorum. Bu özellikle Avrupa’da, dünyada çok yaygın bir sistem. Onun için de, Hocamızın bahsettiği gibi özürlüleriyle de son derece barışıklar; okullarında bu eğitimleri veriyorlar, onları bir arada tutuyorlar ve entegrasyonu sağlıyorlar.

Bunun bir örneğini ben burada da yaşadım, bunu size de anlatmak isterim.

Bir yeğenim Robert Kolejde okuyor. Hafta sonları bakıyorum, yok. Neredesin Melis?... “Ben Etiler’deki huzurevine gidiyorum.” dedi. “Ne yapıyorsun sen orada?” dedim. “Yaşlılara kitap okuyoruz, onların bir ihtiyacı varsa karşılıyoruz, kollarına girip gezdiriyoruz.” dedi.

Bunu bizim Milli Eğitime bağlı diğer okullardaki öğrencilere yaptırmanız mümkün değil, her şeyden önce aileleri karşı çıkar. Neden diyorum bunu? Üzülerek ifade ediyorum; çünkü bu kaynaştırma eğitiminde, biliyorsunuz normal okullarda özürlülerin de okuması, eğitim alabilecekleri yönündeki çalışmalar yapılırken en büyük tepki ailelerden geliyor, “Neden bizim çocuklarımızın yanına okula bu özürlü çocukları da alıyorsunuz?” diye. Çok üzücü bir şey bu. Az önce de ifade edildiği gibi, özürlülük hiç kimsenin şahsi tercihi değil, kimse isteyerek özürlü olmuyor ve yarın öbür gün kimin ne olacağını da Allah biliyor. Dolayısıyla bu bilincin yerleştirilmesi, geliştirilmesi bakımından bu eğitimin, öğrencilik döneminden itibaren; eğer biz bunu ilkokul, ortaokul dönemlerinde veremiyorsak üniversitede vermeliyiz ve bu tür gönüllü çalışmalarla, ondan sonra da gönüllü vatandaş katkılarıyla bu işi artırmalıyız. Gönüllülük konusunun önemini bir kez daha vurguladığı için Hocama teşekkür ediyorum.

Ayrıca bir diğer önemli konu da, Sayın Sema Kut hocamın ifade ettiği gibi erken teşhis.

Geçen sene 3 Aralık Dünya Özürlüler Gününde bir kampanya başlattık, onu da burada ifade etmek istiyorum. Erken teşhisle bazı özür türleri önlenebilmektedir. Bunlardan birisi de işitme engeli: İlk üç ay içinde yapılacak bir kontrolle, teşhisle, altı ay içinde başlanacak bir tedaviyle işitme engelli çocuklara konuşma yeteneği kazandırılabildiği tıbbi anlamda ifade edilen bir gerçektir. Bu konuda bir çalışma başlatıldı, üniversitelerle ortak olarak ve bütün hastanelere yaygınlaştırılması yolunda da bir çaba harcanmaktadır.

Bunun gibi pek çok özür türü olduğunu düşünüyorum, daha doğrusu bilim adamları bu şekilde ifade ediyor. Onun için her şeyin temelinde yatan, özür oluştuktan sonra onlara bakmak değil, öncelikle özür oluşmadan önce önlemek için çaba sarfetmektir. Tabii ben bu konuda bir otorite değilim, hasbelkader bu işin içindeyim, ama içine girdikçe aslında ne kadar önemli bir konu olduğunu da gayet iyi görüyorum. İşte otistikler, spastikler diyoruz, bunlarda dahi erken teşhisin ve yapılacak tedavinin, eğitimin, özürü hemen hemen ortadan kaldıracak noktaya kadar taşıyabildiğini görmek, gerçekten bizim öncesinde bir şeyler yapmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Onun için bu konu da bence, sonrasındaki bakım sigortası kadar öncesindeki teşhis ve önleyici tedbirlerin önemini açıkça ortaya koymaktadır. Bu konunun da Kurul tarafından değerlendirileceğini ümit ediyorum.” diyerek konuşmasını tamamladı.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Efendim, çok teşekkür ederiz. Ben sizin yüreğinize biraz su serpeyim.

Önce gönüllüydüm, sonra profesyonel oldum, yani beni profesyonelliğe iten gönüllü çalışmalarım oldu.” dedi.

Güldal AKŞİT (Devlet Bakanı), “Ne güzel.” dedi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Gerçekten gönüllülük yaşam boyu devam eden bir şey. Diğer işinizden emekli oluyorsunuz ama, gönüllülükten emekli olmak yok.” diyerek konuşmasına devam etti.

“Onun ötesinde benim şu anda çalıştığım pek çok gönüllü kuruluş var. Su serpeyim diyorum, şu açıdan: Bütün bu gönüllü kuruluşlarda gençliğe yönelme artık bizim bir amacımız haline geldi. Özellikle üniversite gençliğine yönelme ve mümkün olduğu kadar toplumsal gelişme diye çok mini projelerle başlayan bu çalışmalar gençlerimizin bu konuda da duyarlılık kazanması, sosyal bilinç kazanması ve topluma olan birtakım borçlarının demeyim, ki hiçbirimizin borcu kalmasın topluma, hepimiz verebildiğimiz her şeyi verelim; ama bunu daha erken yaşlarda öğrenelim diyoruz.

Ben okuduğum okulda, orta eğitimde gönüllü çalışmalar yaptım. Bizim okulumuz öyleydi ve diliyorum ki, Sayın Bakanın söylediği gibi bizim eğitim sistemimize muhakkak bu girmelidir. Çok teşekkür ediyorum efendim.” dedi.

Güldal AKŞİT (Devlet Bakanı), “Bu arada bana özellikle ulaşan bir notu size ileteyim.

Sakatlar Konfederasyonu Başkanımız Sayın Faruk Öztimur zannediyorum gelmiş ya da gelmeden önce bir tansiyon yükselmesi yaşamış, şu anda hastanedeymiş, kontrol altına alındığında da aramıza katılacakmış; kendisine geçmiş olsun diyoruz. Ayrıca bu bilgiyi de size sunmak istiyorum.” dedi.

Prof.Dr.Hıfzı ÖZCAN, Bir katkıda bulunmak istediğini belirtti.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Buyurun Hocam.” dedi.

Prof.Dr.Hıfzı ÖZCAN, “Sayın Hocam gibi Sayın Bakanın gönlüne su serpmek için söz almak istiyorum.” ifadesini kullanarak konuşmasına başladı.

Sivil toplum örgütlerinden biriyle hasbelkader yıllardır beraberiz, onlarla birlikte, üniversitelerde bir afilasyon programı yaptık. Programının ana hedefi, üniversiteli öğrencilerin bizim çocuklarımızla zaman zaman ve birer program dahilinde vakit geçirmeleriydi. Şimdi onlar, iki vakıf üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri haftanın belirli günlerinde ve bir program dahilinde, sonunda bir sertifika almak kaydıyla üçer haftalık gruplar halinde bütün günlerini bizim çocuklarımızla geçiriyorlar. Bunu size bir müjde olarak da, güzel bir bilgi olarak da sunuyorum.

Bir diğer husus; Sayın Genel Müdürümüzle ilk görüştüğümüz zaman, hakikaten erken teşhis ve doğru yönlendirme konusunda bir projeyi birlikte hazırladık. Erken teşhis ve doğru yönlendirme konusunda bir Danışma ve Dayanışma Merkezinin projelerini gerçekleştirmeyi düşünüyoruz.

Ben, sevgili Türkan Hocamızın sözleri arasında geçen, fakat bu toplantıda oldukça belirgin cevap almak istediğimiz bir konu da –onu da tekrarlamak istiyorum- 5072 Sayılı Yasanın özel sivil toplum kuruluşlarına, çıkarılış amacı her ne kadar doğruysa da yanlış bir yorumla sivil toplum kuruluşlarını çok rencide ettiği ve özellikle Sosyal Hizmetler camiasını çok yorduğunu tekrarlamak istiyorum ve zannediyorum ki Sayın Bakanımız, bu yasanın bizlere bu tarzda zarar vermemesi için elinden geleni yapıyordur. Bundan emin olarak teşekkür ediyorum.” diyerek sözlerini bitirmiştir.

Güldal AKŞİT (Devlet Bakanı), “O yasa hükümet tarafından Meclise gönderilirken bir takım eksiklikleri olmuştur. Fakat Meclis çalışmaları sırasında, maalesef milletvekili arkadaşlarımızın kötü niyetli olduklarını zannetmiyorum, olayı yanlış anlamaları sonucunda hata yapılmıştır. Bu meclis çalışmalarının ne kadar önemli olduğunu da ortaya koyuyor. O hükmün bertaraf edilerek ortadan kaldırılması sonucunda, maalesef bu durumla karşı karşıya kaldık. Çünkü Hükümete orada inisiyatif kullanma yetkisi veren bir açıklık vardı, bu hüküm ortadan kaldırıldı. Özellikle dernekler, vakıflar, büyük sıkıntı içindeler ve bir tek bizim alanımızda değil bütün alanlarda bunu yaşıyoruz, ama tabi beni de bu alan ilgilendiriyor, hep bu soruyla karşılaşıyorum. Ama bunu bir şekilde aşmak zorundayız. Çünkü, sivil toplum ayağı olmadan bizim hizmetlerimizin sağlıklı yürümesi mümkün değil, inşallah bu zorluğu aşacağız.

Çok teşekkür ediyorum. Müsaadenizle yavaş yavaş ben Meclise geçeyim. Size çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Ama sonuç bölümüne yetişmeye çalışacağımı da ifade etmek istiyorum. Katkılarınız için de şimdiden teşekkür ediyorum.” diyerek konuşmasını bitirdi ve salondan ayrıldı.

İsmail BARIŞ (Genel Müdür V.), “Yemek molası veriyoruz, saat birbuçukta toplanacağız.” dedi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Oturumu açıyorum” dedi ve konuşmasına başladı.

“Şimdi bıraktığımız yerden devam ediyoruz.

Sabahleyin Sayın Bakanımız da buradayken çok önemli konular ortaya çıkmıştı, değerli konuşmacıların açıkladığı ve herhalde üzerinde durulmasında yarar görebileceğimiz konular var. İsterseniz özürlülere bakış açımızdan başlayıp, bu bakış açısının politikaya ne biçimde yansıması gereklidir ve burada bu hizmeti yürütmede koordinasyon, eşgüdüm ve iş birliği içinde nasıl çalışmamız gerekecektir; sanırım ki bunlar çok önemli. Gayet tabii ki, Sayın Türkan hocamızın gündeme getirmiş olduğu gönüllülük, sivil toplum örgütleri konusu gündemimizin çok başlarında bulunan bir konu. İçinde yaşadığımız toplumlarda sivil toplum örgütlerinin çok önemli rol ve fonksiyonları olduğunu hepimiz biliyoruz ve politikanın yönlendirilmesinde ve uygulamasında muhakkak ki sivil toplum örgütlerimizin rolü çok. Ancak onlarla bir arada olursak, katılımcı ve demokratik bir toplum yapısını oluşturma şansına da sahip olabiliriz diye düşünüyoruz.

O bakımdan burada sanıyorum her yönden katılımcı, değerli arkadaşlarımız var. Lütfen sizlerin görüşlerinizi bildirmenizi ya da eleştirilerinizi, elimizdeki rapora karşı olan eleştirilerinizi gündeme getirmenizi şahsen rica ediyorum; zaten bunu yapacağız.

Buyurun söz sizlerin.” Diyerek, Türkiye İş-Kurumu Genel Müdür V. Namık ATA’ya söz verdi.

Namık ATA, “Sayın Başkan, Danışma Kurulunun çok değerli üyeleri; bilindiği üzere, özürlülerle ilgili konular gündeme geldiğinde, özürlülere yönelik hizmet sunmak bakımından görevli olan kurum veya kuruluşlardan bir tanesi de Türkiye İş Kurumu. Özürlülerin istihdamı hemen her toplantıda çok önemle üzerinde durulması gereken konulardan bir tanesi.

Değerli katılımcılar, bilindiği üzere 2004’e 28 Sayılı Başbakanlık Genelgesiyle birlikte 2005 yılında özürlülerin istihdamının daha bir üzerinde durulması gerektiği konusunun altı çizildi, belirtildi, birtakım hedefler tayin edildi.

Burada özellikle İl İstihdam Kurullarının yerel anlamda iş yerlerinin açık kontenjanlarının doldurulması bakımından aktif bir rol alabileceği yine bu genelgede vurgulanıyor. Belki bilinmesi açısından açmam gerekirse, İl İstihdam Kurulları illerde valilerin başkanlığında ilgili kamu temsilcileri, işçi-işveren temsilcileri ve sosyal tarafların katılımlarıyla oluşan kurullar. Burada işveren temsilcileri, işçi temsilcileri, özürlülerin temsilcileri, sosyal taraflarda bulunduğu için, üretilecek olan politikaların yerel istihdamın geliştirilmesi açısından, özellikle özürlülerin istihdamında açık kontenjanı olan iş yerlerinin kontenjanlarının doldurulmasında birtakım kararların çıkarılması açısından son derece önemli olduğu kanaatindeyiz.

O nedenle, sabahki konuşmasında Özürlüler İdaresi Başkanımızın da vurguladığı gibi üzerinde çalıştıkları 2005-2010 Eylem Planı cidden son derece önemli diye düşünüyorum. Özellikle 2005 yılı içerisinde, gerek kamu sektöründe gerekse özel sektörde açık kontenjanı olan iş yerlerini bu kontenjanlarını doldurmaları noktasında harekete geçirmek önemlidir diye  düşünüyorum.

Aslında, tabii Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından hazırlanmış olan raporda 4857 Sayılı Kanunun 30’uncu maddesinden bahsediliyor. Ancak, “Bu kanunun uygulanması takip edilmediğinden, özellikle özel sektörde tam uygulanamamaktadır” şeklinde bir ifade var.

Tabii bu kanunun uygulanması, yani 30’uncu maddenin takibi İŞ-KUR’un görev alanında olan bir konu. Tüm illerde kurum birimleri tarafından, özellikle aylık personel durum çizelgesi dediğimiz iş gücü hareketliliğini izlediğimiz formlarla iş yerlerinin açık kontenjanlarını, hareketlerini izliyoruz. Bunların kapatılması için, doldurulması için gereken uyarılarda bulunuyoruz. Bunun yerine getirilmemesi halinde de, bölge çalışma müdürlükleri kanalıyla iş müfettişi marifetiyle birtakım takipler yapılıyor. Ancak, tabii konu çok hareketli ve dinamik bir konu. Sadece yasal düzenlemelerle ya da cezai müeyyideler uygulamakla sorunun çözülemediği de bir gerçek. Dolayısıyla bu konu üzerinde yoğun bir şekilde 2005 yılında durulması gerektiği kanaatindeyim.

Geçtiğimiz süreç içerisinde, yani 2004 yılının ilk 10 aylık süresi içerisinde toplam 14.371 özürlü istihdam edilmiş. Bunlardan 956’sı kamu iş yerlerinde, 13.415’i de özel sektör iş yerlerinde istihdam edilmiştir. Ancak, açık kontenjan sayımıza baktığımızda, yaklaşık 4.800 civarında kamu iş yerlerinde ve 22 bin civarında da özel sektör iş yerlerinde açık kontenjan bulunduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, önümüzdeki yıl içerisinde bu konunun üzerinde yoğun bir şekilde durulmasının gerektiği ortada.

Bu düşünceleri sizlerle paylaşmak istedim. Özellikle yapacağımız eylem planlarında açık kontenjanların doldurulması noktasının çok daha üzerinde durulması gerektiği kanaatindeyim.

Bu düşüncelerle hepinize saygılar sunuyorum.” dedi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim. Özürlü politikasının çok farklı yönleri var muhakkak ki; sağlık yönü istihdam konusu, aile yaşamı, toplumsal yaşam, uyum sorunu var ve bir de politikada ihmal edemeyeceğimiz önlemler var. Özürlü olmayı önleme politikaları da üzerinde durmamız gerekli bir konu. Onun ötesinde, özellikle sivil toplum örgütlerinin toplumda, özürlüye bakışı oluşturmak, özürlüler adına savunuculuk yapmak ve onun ötesinde toplumda duyarlılık yaratmak açısından da çok önemli fonksiyonları var. İsterseniz bunları ele alarak tartışmamızı yürütelim. Eğer uygun görüyorsanız; eğitim, sağlık, istihdam, toplumun eğitimi, tabii ki özürlünün eğitimi, aile ile olan ilişkiler ve alınacak önlemler konularında düşüncelerimizi paylaşalım.” diyerek sözü Prof.Dr.Türkan SAYLAN’a verdi.

Prof.Dr. Türkan SAYLAN, “Ben demin konuşan arkadaşımla ilgili bir şey söylemek istiyorum.” diyerek konuşmasına başladı.

“Bu açık kontenjanların doldurulması bizim takip ettiğimiz özürlülerimiz açısından da çok önemli. Ben bu konuda da böyle bir çalışma içindeyim. Bazı kuruluşlar, iyi niyetli olsalar bile doldurmada zorlanıyorlar; çünkü özürlü çalıştırma alanları olmayabiliyor. Diyelim ki bir otomotiv sanayii, bu tip yerler, imkanları var, istiyorlar, ama başaramıyorlar. Böyle kurumlar var.

Şöyle bir şey yaşadık: Bir kurum dedi ki, ben kadrolarımı doldurmak zorundayım. Ben bu kişileri işe alayım, parasını ödeyeyim, fakat bunlar bir sivil toplum örgütünde çalışamaz mı? Anlatabiliyor muyum; yani görevini yapacak, kadrolarını dolduracak, ama onlara iş verecek bir ortamı yok. Şimdi burada, demin konuşan arkadaşıma soruyorum, bu bir yasal sistem olabilir mi? Bir şirket diyor ki, “Ben istihdam edeyim, hatta özürlüm var, ama sizde çalışsın, her şeyini ben tekeffül edeyim.” Çünkü sivil toplum örgütlerinde genellikle bu tip arkadaşlarımıza da bir yer olabilir; hepsinde değil, ama bazılarında. Talepler ve istihdam yeriyle istihdam isteyenler arasında bir ilişki kurulabilirse ya da yasada böyle bir şey geçerse, kendi kadrolarını doldurup, eğer talep olursa başka bir sivil toplum örgütünde görevlendirme koşuluyla... Böyle bir esneklik yaratabilirsek işe yerleştirmenin (istihdamın) biraz daha artacağını düşünüyorum. Bu dünyada olan bir şey, batı’da bunları yapıyorlar. Yani işveren, diyelim ki Eczacıbaşı, almış, beş tane özürlüsü var ama o özürlülere verecek işi yok. Sekretaryada çalışabilir, santralde çalışabilir; biz isteriz diyoruz. Bunun ahbap ilişkisiyle değil de yasal bir şekilde yapılması söz konusu olabilir diye düşünüyorum; birinci önerim bu.

İkinci önerim; arkadaşlara sordum, bugün Danışma Kurulunda hep görevliler var dedi. Bir tek Faruk Öztimur var, ona da geçmiş olsun, yoklar. Bizim genelde dünyadaki toplantılarımızda iki türlü gönüllü kuruluş oluyor. Bunlardan bir tanesi bizler gibi, işte Hocam gibi, Hıfzı Bey gibi, yani belli bir hasta grubunu destekleyen insanlardan oluşan sivil toplum örgütleri, bir de özürlülerin kendilerinin örgütleri. Bunlar da hemen farklılaşırlar. Hatta deriz ki, ben cüzzam için gittiğimde, niye bir cüzzamlı hastamız konuşmaz? Nihayet dünyada da cüzzamlı hastalar kendi derneklerini kurdular, artık onlar da aramıza öyle katılıyorlar.

Türkiye’de de iki farklı sivil toplum örgütü var. Ben derim ki, mademki böyle bir atılım yapıyoruz, daha çok Genel Müdürümüze söylemek istiyorum, bütün bu sivil toplum örgütleri, yani özürlülerle ilgilenenler ve özürlülerin kurduğu sivil toplum örgütlerinden biz bildirim isteyelim, “Bizden ne istiyorsunuz, ne yapabilirsiniz, genişlemek, daha iyi çalışmak için ne gibi beklentileriniz var” diye.

Bir envanter çıkaralım bu ülkede, yani hep böyle afaki konuşmayalım diye düşünüyorum. O zaman bizim elimizde bir standart olacak. Proje ve fonlar alma açısından da çok gerekli olacak. Yani tek tek tanıştığımız için değil de, bizim ülkemizde bu gönüllü kuruluşlar ne düzeydeler, ne kadar iş yapıyorlar; bunları toplu halde aldığımız zaman elimizde bir veri olacak. Ondan sonra onlarla hep birlikte çalışmak mümkün olacaktır. Özürlülerin kendi kurdukları kuruluşlar destek açısından da çok önemli, onlara destek olan kuruluşlar da ayrıca önemli. Bunlardan bir hamur yapabilir miyiz, bir beraberlik yaratabilir miyiz diye düşünüyorum. Yani bürokrasinin dışında SHÇEK ile nasıl bir bağlantı kurabiliriz, yasaların kontrolü altında ne yapabiliriz, ne eksiğimiz var, nerede takılıyoruz; bunları onlarla konuşmamızda, sizlerin konuşmasında çok yarar var diye düşünüyorum.

Dediğim gibi, bir de çok istediğim, hayal ettiğim bir şey, özürlü yaratmamak için neler yapabiliriz? Bu da ayrı bir çalışma. Yani birincisi gönüllü kuruluşların envanterinin çıkarılması, onlardan bilgi alınması, ikincisi istihdam konusunda bir esneklik getirilmesi, üçüncüsü de önleme konularında belki arkadaşlarımızın da fikirlerini almakta yarar var. Ben de diyorum ki herkes konuşsun, biz de sizi dinleyelim arkadaşlar. Teşekkürler.” diyerek konuşmasını bitirdi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), Prof.Dr.Türkan SAYLAN’a teşekkür ederek konuşmasına devam etti.

“Tabii, bir politika oluşturma sürecinde eğer katılımcı olarak, yani katılımcı yaklaşımıyla politika oluşturmak istiyorsak muhakkak bu hizmetlere her katılan kadar o hizmeti götüreceğimiz kitlenin de söz sahibi olması gerekiyor. Mesela aramızda özürlüler olsaydı, onları da dinlemek bizim için çok iyi olabilirdi. Çünkü onlar ne istiyorlar, kendilerine yönelik politikada seslerini nasıl duyurmak istiyorlar, ihtiyaçlarını nasıl dile getiriyorlar, ne olmasını istiyorlar?..

Bunun ötesinde, Sayın Hocamın da söylediği gibi, biz özürlüler politikasını oluştururken nelerle ilgileneceğiz? Bu politikayı gayet tabii ki ayırımcılık esasından uzak tutmak zorunda olduğumuzun bilinci içinde oluşturmalıyız. Daha önce de konuşmasında yine SAYLAN Hocanın söylediği gibi hepimiz bir anda özürlü olabiliriz; tabii ki tüm toplumu özürlü olarak algılamak demiyorum, ama bunun çok ayrıcalıklı bir politika olarak çok korunmalı ve onları çok bağımlı hale getirecek politikalardan uzak tutulması, ancak onların özürleriyle yaşayabilmelerine olanak sağlayacak ortamları temin ederek toplumla bir arada yaşamalarını sağlamak açısından bu çok önemlidir. Bilmiyorum, özürlü politikasında ayırımcılık esasına yer verilmemesi konusunda düşüncelerinizi alabiliriz.

Onun ötesinde, özürlülerin insan haklarını, her insan gibi insan haklarına sahip olma şansını hiçbir şekilde sınırlayamayacağımızı çok iyi düşünerek bu politikayı oluşturmamız ve her türlü fırsat eşitliğinden de yararlanması yönünde destek vermemiz gerekecek olan hususları da çok iyi ayarlayarak gündeme getirmemiz gerekecek. Yani sözün kısası, özürlüler politikasını oluşturmak, herhalde yapabileceğimiz çok ayrıntılı ve çok da dikkat edeceğimiz ve insani boyutu çok olan ve çağımızın toplumsal değerlerinden hiçbir şekilde fedakarlık yapmaksızın oluşturacağımız bir politika olmak zorunluluğunu da akıldan çıkarmamamız gerekiyor.

Bu konuda görüşmek isteyenler söz almak isteyenler? Burada sivil toplum örgütü temsilcilerimiz varsa onların sesini duymak çok istiyoruz.” dedi.

İsmail BARIŞ (Genel Müdürü V.), Sivil Toplum Örgütlerinin toplantıya davet edildiğini belirtti.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Onun ötesinde bu ayırımcılık konusu. Biliyorsunuz, pozitif ayırımcılık diye bir kavram var. Pozitif ayırımcılığı nasıl algılıyoruz, nasıl tanımlıyoruz, bu da son derece önemli. Çünkü, pozitif ayrımcılığı eğer kişiyi bağımlı kılmak derecesine vardırıyorsak, o zaman pek de iyi bir şey olmuyor demektir. Bu ayrıntılar üzerinde durmak isterseniz onlar üzerinde duralım, sizlerin getireceği konuları ayrıca memnuniyetle ele alalım.” diyerek konuşmasını bitirdi. Özürlüler İdaresi Başkanı Mehmet AYSOY’a söz hakkı verdi.

Mehmet AYSOY, Teşekkür ederek konuşmasına başladı.

“Hocam, çok yerinde olarak bu pozitif ayrımcılık konusunun altını çizdiniz. Bu ayırımcılıkla ilgili sorun, özürlülük politikasında bizim önemli bir sorunumuz olarak önümüzdeki dönemde karşımıza çıkacak. Çünkü, sosyal politikada Avrupa Birliği ülkelerinin müktesebatı ayrımcılıkla mücadele üzerine kurulu. Şimdi bizim henüz yeterli alt yapıyı sağlamadığımız, kurumsal düzenlemeleri yapamadığımız, özürlülerimizi vasıflandıramadığımız için iş veremediğimiz bir kitleye, özel sektöre dönüp “istihdamda ayrımcılık yapıyorsunuz” diyemeyiz. Yani, bizim bu konsepti alıp ayrımcılıkla ilgili temayı kendi politikamızda kullanmamız çok zor. Ne zaman bu mümkün? Her türlü altyapıyı koyarız, özürlülüğün önlenmesinden erken müdahaleye, eğitim kurumlarında kaynaştırmanın sağlanmasından üniversitedeki ürüne kadar, o son şeye geldiğimiz zaman ve özürlülüğü çok doğru kavrayıp çok doğru sunduktan sonra ayrımcılıktan söz edebiliriz.

İdare olarak bu duruma karşı değilim, ama kültürel olarak baktığımızda karşımızda şöyle bir sorun var. Sabahki konuşmamda bir konunun altını çizmek istedim. Özürlüler politikasında ayrımcılığı üreten kurumsallaşmaya girmememiz gerektiğini düşünüyorum. Bugüne kadar, medikal modelden söz ettik; medikal model, aslında özürlülüğü öncelikle bir hastalık olarak değerlendiren bir modeldi. Dolayısıyla da bu bakış açısının ürünü olan kurumlar, doğrudan rehabilitasyon kurumlarını yaygınlaştırdı bu bakış açısı ve biz özürlüye özel kurumlardan söz eder olduk; aslında her düzenlemede özürlünün dikkate alındığı kurumlardan söz etmeliydik. Şimdi bizim ülkemiz de dahil, bu risk vardır. Bizler maalesef özürlüye özel kurumları çoğaltıyoruz. Özel Eğitim Genel Müdürlüğü de bunu yapıyor. Özel eğitime hala teşvik uyguluyoruz. Bu konuda İtalya benim gözümde çok önemli bir örnektir. Kaynaştırma eğitimini, politikasını aldığı zaman özel eğitim okullarını kapattı. Bu çok önemlidir. Yani, politikada seçenekleri ortadan kaldırmak gerekiyor. Bizim ülkemizde şu an özürlüye bakışta çok önemli sorunlar var. Halen moral bakış açıları vardır bizim ülkemizde, özürlülüğe yoksunluk bağlamında bakarız, özürlüye ihtiyaç sahibi olarak bakarız. Bu nereden kaynaklanıyor? İşte sosyal yardımlaşma kuruluşları, Vakıflar Genel Müdürlüğü var, yani yardım kuruluşlarının özürlüye doğrudan destekleri var. Bunları tek bir politika eksenine almadıkça, özürlüye sadece özel desteğe ihtiyacı olan insan olarak bakmadıkça, özel destek, yani bu sadece yardım, ekonomik, sosyal yardımdan söz etmiyorum. Biz o insanların topluma tam katılımından söz edeceksek, bu ülkede düzgün bir özürlü kültüründen söz edebileceksek bu konuda koordinasyonu en üste çok doğrudan koymamız gerekiyor.

Özürlüyle 24 saat yaşamanın ne olduğunu biliyoruz. Onun için bugün kurumsal alt yapıda da sorunlardan söz etmeliyiz.

Ülkemizde 2004 yılının sonuna gelmiş bir tarihte reyting alan dizilere bir bakalım. Sırlar Kapısı... Mistik dizilere bir bakın. Bizim şu an RTÜK’le bir çalışmamız var. Bu dizilerin bir şekilde sonlandırılması için rapor hazırladık. Neden?.. Bu dizilerde halen özürlülük bir ceza olarak sunuluyor. İnsanlar hadlerini aşıyorlar, Allah cezalarını veriyor kör oluyorlar, af diliyorlar, sonra gözleri açılıyor. Aynı zamanda özürlülük geçici bir durum olarak gösteriliyor. Özürlülük 1950’li yıllardaki o siyah-beyaz filmlerdeki o geleneksel tema, üçbininci yılında dünyada karşımıza çıkıyor. Bizim buna itirazımız var. Çünkü, biz bu ülkede özürlülüğü doğru kavrayamazsak doğru sunamayız. Bu ülkede özürlülüğün doğru sunulduğuna ben inanmıyorum, yani özürlüler İdaresi Başkanı olarak inanmıyorum. Halen özürlülüğün medyada yer aldığı bağlamlara bir bakalım. Başarılı sporcular ve başarısızlıklar, trajediler. Bunların ikisi de bir olguyu tanımlamak için yeterli değil. Bir özürlü gündelik hayatında neyi yaşar? Gündelik hayatında normali nedir, bunu sunamıyoruz. Çünkü, bu onlardan beklemediğimiz bir şey. Bizler özürlüleri tanımıyoruz ki. Bu insanlar ne sınıf arkadaşımız, ne iş arkadaşımız, ne hayat arkadaşımız olabildi; aslında onları biz marjinalleştirdik.

Ben özürlü kardeşi olan birisi olarak şunu biliyorum: Benim kardeşim doğduktan sonra ailem yalnızlaştı. Çünkü, akrabalarım çocuklarına kardeşimin zarar vereceğini düşündüğü için uzaklaştılar. Bakın, bunu biz yaşamadık, biz yalnızlaşmadık, bizi dışladılar. Böyle bir gelenek var. Şimdi siz bunu kırmak için tutup başarılı özürlüleri sunamazsınız. Yani bunlar fazla detaylardır. O bakış açısıyla olgunun bütününü kuşatamazsınız. Gündelik hayatta özürlülerimiz neyi yaşıyor? Bunların hepsinin ayrı hayat hikayeleri var, ayrı sorunları var.

Şu an bizler İdare olarak ağır özürlülük konusunda yoğunlaştık ve cinsel eğitimlerinden sağlık sorunlarına kadar bir çok konuda başvuru kitapları hazırlıyoruz, büyük bir bölümünü tamamladık. Bunu neden yapıyoruz? Çünkü derdi olan bize geliyor, özürlü anneleri geliyor, zihinsel özürlü kız çocuğu anneleri geliyor bizden bilgi istiyor. Bizde hala kutsal alan ve mahremin sınırları çok geniş olduğu için doğrudan bilgiyi bir özürlü annesine anlatamıyoruz, dolayısıyla da kitapçık üzerinden çalışıyoruz. Şu an bir web ortamı hazırlıyoruz; yani sadece şifrelerini vereceğiz, bilgilenmeyi eğitimi web üzerinden sağlamaya çalışacağız.

 Böyle sorunlar var bu ülkede. Ama bunları kamuoyuna mal edemeyiz ve bu özürlülerle ilgili aileler gelip sorunlarını herkesle paylaşmazlar. Biz her ne kadar tribünde otursak da olgunun bütününü kuşatmaya çalışıyoruz. Ancak şu çok önemli: Özürlülüğün önlenebilir bir boyutu var. Bu Türkiye Özürlüler Araştırmasında bizim karşımıza çıkan çok çarpıcı, yani bir sosyolog olarak beni çok tedirgin eden bir sonuç var. Endüstri bölgelerimizde özürlülük oranı yüzde 13’ten fazla. Çünkü, endüstri ilişkilerinin kronik hastalıklarla bir korelasyonu var, orada kronik hasta oranı yüksek; en düşük kronik hastalık oranı Güneydoğu Anadolu, en yüksek ise Marmara Bölgesindedir.

Bizim beklentimiz, özürlü doğum oranlarının, yani genetik ve akraba evliliğine dayalı veya yoksullukla ilgili özürlü doğum oranlarının da Güneydoğu Anadolu’da yüksek olacağı yönündeydi. Sonuç böyle olmadı. Bu araştırma sonucuna göre sorun Doğu Karadeniz Bölgesinde. Doğu Karadeniz Bölgesinde ciddi bir gen sorunu var, akraba evlilikleri yaygınlaşmış durumda, “dawn” sendromlu özürlü sayısı çok fazla.

Bu harita bize, aslında hangi bölgede neyi önlemeye dönük çalışmamız gerektiğini anlatıyor. Bu haritanın analizleri, bize bir biçimde Doğu Karadeniz’de gen mühendisliğiyle ilgili çalışmamız gerektiğini, endüstri bölgelerinde kronik özürlülük, özellikle de astım ve bronşit üzerinde yoğunlaşmamız gerektiğini, -lösemi de bunların başında geliyor- ama Orta Anadolu’da, eğer rehabilitasyondan söz edeceksek kesinlikle kaynaştırma eğitimiyle ilgili çalışmaları yoğunlaştırmamız gerektiğini anlatıyor.

Teşekkür ederek” konuşmasını bitirdi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), Teşekkür ederek sözü SHÇEK Genel Müdür V. İsmail BARIŞ’a verdi.

İsmail BARIŞ, “Ben birkaç katkı yapmak istiyorum müsaadenizle.” diyerek konuşmasına başladı.

“Türkan hocamın bahsettiği gibi, sivil toplum örgütleriyle, özürlü sivil toplum örgütleriyle gerek bizim, gerek Özürlüler İdaresinin çok yoğun bir teması var. Ancak, bahsetmiş olduğunuz ölçüde bir ortak çalışmayı protokolleştirerek genelleştirmek mutlaka düşünülmelidir.

Esasen bizim ulusal politika olarak üzerinde ısrarla durmamız gereken şey özürlü konusunda, özürlü bireyin şartlarını iyileştirirken toplumun özürlü bireylere özürlü bakışını değiştirmek olmalı. Bunun için de sivil toplum örgütleriyle, diğer sektörlerle, özel sektörle iş birliği içerisinde olma zorunluluğumuz var. Bu anlamda da sosyal hizmetler alanının esas fonksiyonu ortaya çıkıyor. Bu yüzden sosyal hizmet uzmanlarına ve uzmanların da uzmanlaştırılmalarına dehşetli boyutta ihtiyacımız var; bu açıdan toplumun değiştirilmesi gerekiyor.

Teşekkür ederim.” dedi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), Teşekkür ederek konuşmasına başladı.

“Tabii, şunu söylüyorsunuz: Özürlüler konusundaki eğitimin yelpazesi çok geniş. Bu, örgün eğitimden tutun yaygın toplumsal eğitime kadar uzanan çok geniş bir alan. Ve gayet tabi ki her tür eğitimin sahibi farklı olabiliyor. Mesela bir örgün eğitimi muhakkak ki Milli Eğitim yapacaktır, başkası yapmayacaktır; ama toplumsal bir eğitimde belki başka sektörler de rol alacaktır. O bakımdan, bir kere özürlülük konusunda, sabahleyin de konuşuldu, “ben yaparım, sen yaparsın”dan daha çok, biz bir arada ne yapabiliriz’e bakmak ve bu bütünlüğü sağlamak son derece önemli ve alanlar arasındaki akışı ve geçişi sağlamak da son derece önemli bir konu gibi görünüyor. Sanıyorum bu iş de biraz Özürlüler İdaresi Başkanlığına düşüyor. Çünkü her sektör ve her hizmet alanı özürlüyle ilgili. Dolayısıyla bunun bir yerde bütünleşmesi gerekiyor, hepsinin toplanması gerekiyor. Çünkü, biz insana yaklaşırken, kolu bacağı, kafası, gözü kaşı diye değil insan olarak bütüncül, holistik yaklaşım denen bir yaklaşımla yaklaşıyoruz. Dolayısıyla hepimizin katacağı pek çok şey var. Ama, her alanda, her orkestrada olduğu gibi birtakım orkestra şeflerine de ihtiyacımız var.” diyerek İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Alim BARUT’a söz hakkını verdi.

Alim BARUT (İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı), “Ben münhasıran özürlülere ilişkin olarak değil de Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu’nun Kuruluş Kanun’unda ki hususları belirtmeye çalışacağım. Bu belirtmeye çalışacağım hususlar da daha çok, Mülkiye Müfettişiyken Devlet Denetleme Kurulunda yapmış olduğum iki aylık çalışmada Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumunda denetimlerimde edindiğim tecrübelerden kaynaklanmaktadır.

Benim görebildiğim, sadece özürlülere ilişkin değil ama, 2828 Sayılı Kanun çıkarılırken, o günün şartlarında “Çocuk Esirgeme Kurumu nasıl resmi kurum, kuruluş haline getirilir, bir teşkilat kurulur”dan hareket edilerek kanun çıkarılmış, hem teşkilat, hem de misyon -örneğin koruma kararı nasıl alınır- bir arada düzenlenmiş.

Benim kanaatim, burada da sayın konuşmacılar özellikle belirtiyorlar, sivil toplum örgütlerinin özürlüler konusunda da, diğer sokakta çalışan çocuklar konusunda da destekleri, yardımları ve iş birliği gerekiyor. Buna ilişkin hususlar SHÇEK’in Kuruluş Kanunu’nda düzenlenmemiş, bu zamanla uygulamada pratikte protokollerle çözülmeye çalışılmış.

Ben derim ki, yapılması gereken bunun meşru zeminlere taşınması. Türkan hocam da ona değindi. Dolayısıyla, sivil toplum örgütlerinin SHÇEK’in, Özürlüler İdaresinin çalışmalarına nasıl katılacağı, ne şartlarda katılacağı, yardımlaşma, işbirliği koordinasyonunun nasıl olacağının Teşkilat Kanununa yansımasında büyük fayda mülahaza ediyorum.

Fiili durum vardı, özellikle İstanbul’da 20 kuruluşta çalışma yaptık; tamamında bir dernek veya bir vakfın veya bir kurumun bağlantısı var, ama elde meşru hukuki zeminlerde sadece bir protokol var. Protokolün de dayanağı kanuna tam yansımıyor. Ben buna dikkat çekmek için söz almış bulunuyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum.” diyerek konuşmasını bitirdi.

Prof.Dr.Sema KUT (Oturum Başkanı), “Teşekkür ederiz.” diyerek konuşmasına başladı.

“Şimdi gayet tabi ki, sizin de söylediğiniz gibi bu kanunun çıkması çok uzun yıllar aldı. Ben içinde yaşadığım için iyi biliyorum; kaç defa Meclise gitti kadük oldu, geri döndü. Yani biraz şansızdı diyebilirim; o dönemde çıktı. Ertan KAHRAMANOĞLU’da, kahramanca bu konuya gönül vermiş benim çok değerli bir öğrencimdir.

Haklısınız, o ortam bunu gerektirdi. Çocuk Esirgeme Kurumunun kamulaştırılması konusuyla ikisi birleştirilerek ortaya çıkan bir yasa oldu. Ancak, yasanın içeriği tabi bu sınırda kalmadı. Yasanın içeriği o sınırda kalmamakla beraber, belki isimden de algılandığı gibi çocuk konusu gayet tabi ki çok daha ağırlıklı oldu. Fakat bu demek değil ki çocuk konusu ağırlıklı olmasın. Çünkü, her ülkedeki sosyal hizmetlerin kamulaştırılması sürecinde çocuk nüfusunun öncelik kazandığına her zaman tanık olduk, her ülkede aynı deneyim yaşandı. Muhakkak ki, toplumun belki de en çok önem verdiği ya da en yumuşak noktası çocuklar oluyor, çünkü geleceğin insanları çocuklarımız. Ama dediğim gibi, kanunun kapsamı içinde diğer konular da yer aldı. Nitekim uygulamada da, Sayın Genel Müdürümüz burada, birtakım daireler kurularak her gruba ulaşılmaya çalışıldı.

Tabi ki bizde uygulanan sosyal hizmetlerde; ben bunu bir eleştiri olarak söylemiyorum, tamamen bu konunun bir eğitimcisi ve yıllarını vermiş bir insan olarak, biraz da dünya deneyimi kazanmış bir insan olarak konuşuyorum; daha çok koruyucu hizmetler önem kazanmıştır. Diğer bir deyişle tedavi edici sosyal hizmetler önde gitmektedir. Sosyal Hizmetler, muhakkak ki toplumun her kesimine ulaşması gereken ve sosyal politikanın sınırları demeyeyim, hatta çok geniş alanı içinde çeşitli faaliyetlere yer verilmesi